Sohbetw.com

Sohbetin Yeni Yüzü

Sohbet ve Konya chat sitesine hoş geldiniz

Sitemize hoş geldiniz, Konya chat için doğru yeri seçtiğinizden emin olabilirsiniz. Bugünün küçüğü yarının büyüğü olan sohbetw.com yeniden kendisini toparlıyor ve gücüne güç katıyor. Google’de eski yerini kaybetmesinden sonra daha büyük bir azim sarf eden Konya sohbet odası şimdi Sohbet odaları ile chat imkanını tam anlamıyla veriyor. Bu güne kadar gelmiş geçmiş en eğlenceli konya sitesi olan ve konyalılara konya chat imkanı sağlayan sohbetw bundan sonra sizler için daha fazla emek verecek ve daha güzel hizmetler sunacak. Hoş SOHBETLER Sohbete Giriş için TIKLA

2 Comments
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

393 Eski Tekel İşçisi 4-C Statüsünde

Kamuda 4-C kapsamında çalışmak isteyen 393 eski Tekel işçisinin atamasının yapıldığı öğrenildi.

Kamuda 4-C kapsamında çalışmak isteyen 393 eski Tekel işçisinin atamasının yapıldığı öğrenildi. Maliye Bakanlığı yetkililerinden edinilen bilgiye göre, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4-C maddesine göre kamu kuruluşlarında geçici personel statüsünde çalışmak üzere 460 eski Tekel işçisi müracaatta bulundu. Bunların 393′ünün ataması ikamet ettikleri illerde istihdam edilmek kaydıyla yapıldı.

393 eski Tekel işçisinin 4-C kapsamında atamasının yapıldığı kamu kuruluşları Adalet Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ile üniversiteler olarak belirlendi.

Bakanlık yetkililerinden verilen bilgiye göre, 4-C kapsamında çalışmak için eski Tekel işçilerinin yaptığı müracaatlarda 5 Şubat Cuma günü itibariyle artış gözlendi. Yetkililer, başvuruların bu hafta içinde daha da yoğunlaşmasını beklediklerini ifade ettiler.

Maliye Bakanlığı yetkilileri, bundan sonra 4-C kapsamında çalışmak için müracaat edeceklere de kamu kuruluşlarına atamada öncelik verileceğini, işe yerleştirmede en son ikamet edilen illerin de göz önünde bulundurulacağını bildirdiler.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Türkiye’de Sigaradan Yılda 100 Bin Ölüm

Yeşilay Genel Başkanı Necati Özfatura, Türkiye’de tütün ve sigara kullanımı nedeniyle yılda 100 bin kişinin yaşamını yitirdiğini belirtti.

Yeşilay Genel Başkanı Necati Özfatura, Türkiye’de tütün ve sigara kullanımı nedeniyle yılda 100 bin kişinin yaşamını yitirdiğini belirterek, “Bu kişilerden 17 bini sigara dumanını pasif olarak solumuş vatandaşlarımızdır. Sigara nedeniyle akciğeri hastası 3 milyon vatandaşımız, türlü zorluklar ve nefes darlığı ile yaşamaktadır” dedi.

Özfatura, 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, Türkiye’de tütün kontrolüyle mücadelede çok önemli adımlar atıldığını, tütün ve tütün mamullerinin kapalı alanlarda da kullanımına yasak getirilmesiyle birlikte, sigara alışkanlığında azalma olduğunu bildirdi.

Yasaklara uyum konusunda da çok fazla bir ihlalle karşılaşılmadığını vurgulayan Özfatura, “Son anketlere göre yasaya yüzde 90′ların üzerinde destek verildiği ve uyum sağlandığı belirlendi” diye konuştu.

Özfatura, yasa ile birlikte Türkiye’de sigara kullanmayan 50 milyon vatandaşın ve sigara kullanmadığı halde kapalı mekanlarda pasif içiciliğe maruz kalanların temiz hava soluma hakkının teslim edildiğini söyledi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ), sigara tüketiminin azaltılması için kapalı ortamlarda sigara içilmesinin yasaklanması gerektiği yönündeki önerisine Türkiye’nin uyum sağlayan 6. ülke olduğunu ifade eden Özfatura, “DSÖ yetkilileri, tütün kontrolündeki başarılarından dolayı 9 Aralık 2010′da Türkiye’yi dünyaya model ülke olarak takdim etmiştir. Türkiye, İrlanda ve İngiltere, günümüzde tüm dünyada ‘dumansız hava sahası’ konusunda en başarılı ülkeler arasındadır” dedi.

“SİGARA VE TÜTÜN ÜRÜNLERİNE YILDA 20 MİLYAR DOLAR HARCANIYOR”
Necati Özfatura, tütün ve sigara kullanımı nedeniyle Türkiye’de yılda 100 bin kişinin yaşamını yitirdiğini belirterek, şunları kaydetti:
“Bu kişilerden 17 bini kendi sigara içmediği halde sigara dumanını pasif olarak solumuş vatandaşlarımızdır. Yurdumuzdaki 20 milyon tütün kullanıcısından yaklaşık 10 milyonu, toplam ömründen 10-20 yılı tütün sebebiyle yitirecektir. Sigara nedeniyle akciğer hastası 3 milyon vatandaşımız, türlü zorluklar ve nefes dalığı ile yaşamaktadır. Her yıl çoğu sigara kullanımından ve pasif duman solumaktan oluşan 90 bin kanser vakası teşhis edilmektedir. İş yerleri, eğlence ve ikram yerlerinde çalışanlar, yasak olmadığı takdirde mesai boyunca devamlı sigara dumanına maruz kalarak erken yaşta ölümcül hastalıklara yakalanmaktadırlar.

Sigara içen 20 milyon vatandaşımız bir yılda 20 milyar dolar harcayarak sigara ve tütün ürünleri almaktadır. 30 milyar doları bulan bu harcamalarda aldığımız ilaçların çoğu, yine sigara firmalarının merkezi olan ülkelerden temin edilmektedir. Dev sigara firmaları, kendi ülkelerinin halklarını sigaradan koruyan politikalara saygı göstermekte, ancak hedef belirledikleri ülkelerinin kanunlarını hiçe sayarak, en saldırgan taktiklerle insanlarımızı bağımlı hale getirerek zehirlemektedir.”

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

GÜNCEL » TÜRKİYE Kendini Bilmezler İçin Diyanet’ten Anlamlı Açıklama

Diyanet İşleri Başkanlığınca yapılan açıklamada, “cami cemaatine ve hatta tüm insanlığa yönelik ‘Kur’an okuyun’ tavsiyesinin kuyuya atılan bir taş değil, karanlıklara yakılan bir kandil” olduğu ifade edilerek, “Sanal dünyalardan hakikat dünyasına bir çağrıdır. Biz bu çağrıyı ve uyarıyı yapmak zorundayız. Bunun karşısında dilediği tavrı göstermek ise muhatapların özgürce karar vereceği bir husustur” denildi.

Diyanet İşleri Başkanlığının yazılı açıklamasında, dün bir gazetede “Bardakoğlu Bir Taş Attı” başlığıyla yayımlanan haberdeki sunum ve görüşlerdeki ithamlar üzerine açıklama yapılması gereği duyulduğu belirtildi.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun, 6-7 Şubat 2010 tarihlerinde birçok bölgede yaptığı toplantıların devamı olarak Diyarbakır’da il ve ilçe müftüleriyle bir araya geldiği anımsatılan açıklamada, Cuma namazında Ulucami’de verdiği vaazda da 2010 yılının “Kur’an Yılı” olduğundan bahsederek, Kur’an-ı Kerim’in millet olarak ortak inanç, ahlak, tarih ve medeniyetimizi inşa eden yönleri üzerinde durduğu, bu çerçevede halkı Kur’an-ı okumaya, anlamaya çağırdığı ifade edildi.

Açıklamada, şunlar kaydedildi:
“Bu arada ülkemizin en az okuyan ve en çok televizyon izleyen ülkeler arasında olması gerçeğinden hareketle ‘akşamları televizyonları yarım saat daha az seyredin, televizyonunuzu yarım saat kapatın, kendinize ve çocuklarınıza zaman ayırın, Kur’an ile buluşun, Kur’an’ı ve Sünneti evinize misafir edin” tavsiyesinde bulunmuştur. Zira Kur’an ve Sünnet’i anlamak, dini doğru anlamanın ilk şartıdır. Dinin iyi anlaşılmadığı yerde bid’at ve hurafenin, törelerin, çıkar ilişkilerinin, siyasetin, dinle şöhret ve servet kazanmanın dini bir zemin bulması ve burada kökleşmesi kaçınılmaz olur.

Ne var ki söz konusu haberde, konuyu ağırbaşlılık, sağduyu ve ciddi bilgilerle ele almak yerine ajanslara yansıyan bazı başlıklardan hareketle ve insanların zihninde şok etkisi yapan tarzda, biraz da yine din üzerinden polemik üretmek amacıyla ve istihzai bir üslupla, ‘Dizi furyası döneminde bu sözler toplumda ne kadar karşılık görecek? İbadet mi, dizi mi? Aşk-ı Memnu mu, Kur’an okumak mı?’ diye sorulmakta ve bu sorulara göre oluşmuş görüşler verilmektedir. Verilen cevaplar arasında ‘İnsanların evlerinde ne yapacağı Diyaneti ilgilendirmez’, ‘Takkesini taksın, sussun’, ‘Kur’an içtimaya çıkar gibi okunmaz’, ‘Bu ülkede dine saygı var, özel hayata yok’, ‘Matbaaya karşı çıkmakla aynıdır’, ‘Diyanet karar veremez’ gibi yargıların bulunması konuya nasıl ön yargılı ve sathi biçimde yaklaşıldığının ve toplumun her kesimine yönelik bir okuma ve anlama seferberliğine ne kadar muhtaç olduğumuzu göstermesi bakımından oldukça manidardır.

Hele hele konunun bir köşe yazarı tarafından ‘Kimseye zorla Kur’an veya başka bir kitap okutamazsınız. Okutursanız, o rejimin adı laik, demokratik cumhuriyet olmaz. Böyle bir zorlama din devletlerinde bile yoktur. …Bu açıklamayı yapan birinin, laik bir cumhuriyetin Diyanet İşleri Başkanı koltuğunda oturması zuldür’ şeklinde yorumlanması ise bir algı probleminin yanı sıra etik ve düşünce açısından da ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu açıkça göstermektedir.”

Açıklamada, “Bir kimsenin yukarıda özetlenen konuyu ‘televizyon seyredilmesini yasaklama’ veya ‘insanlara zorla kitap okutma’ şeklinde anlaması ve sunması veya ’salt dizi karşıtlığı’ olarak görmesini anlamak mümkün değildir. Kamuoyunun gereği gibi takdir edeceğine inancımız tamdır. Çünkü konu, insanımızın kendi hür iradesiyle dininin ana kaynaklarıyla buluşma, onları daha çok okuma, anlama ve hakkında bilgi sahibi olma meselesidir” denildi.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Eskişehir’de Hafif Şiddetli Deprem

Eskişehir’de Hafif Şiddetli Deprem

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsünden alınan bilgiye göre, saat 19.21′de, merkez üssü Eskişehir olan, 3.7 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

Eskişehir’de hafif şiddetli deprem meydana geldi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsünden alınan bilgiye göre, saat 19.21′de, merkez üssü Eskişehir olan, 3.7 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Deprem sırasında bazı vatandaşların evlerini terk ettiği gözlendi.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Sohbet ve konya chat siteleri ile sohbet

Sohbetw.com aracılı ile konya chat yapabilir yeni sohbet arkadaşları edinebilirsiniz. sitemizin amacını zaten her gecen gün genişletirken konya chat ve sohbet konusunda hizmetlerimizi de artırıyoruz. Sitemize geldiginiz ve bizi seçtiğiniz için teşekkür eder hoş sohbetler dileriz.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

İsviçre Blick Gazetesi Gene Haddini Aştı !

Avrupa Şampiyonası'nda A Milli takımımıza yenilerek kupaya veda eden İsviçre'nin Türkiye aleyhtarı yayın yapan gazetesi Blick, yine haddini aştı.

Daha önce Fatih Terim ve Türk Milli Takımı hakkında olumsuz haberler yapan İsviçre'nin Blick Gazetesi, bu kez de FIFA'nın 2010 Dünya Kupası şarkısının klibinde yer almamıza kafayı taktı.

EURO 2004'te olaylı baraj maçının ardından aramızın açıldığı İsviçre'nin yüksek tirajlı gazetelerinden Blick, Türkiye aleyhine yayın yapma geleneğini sürdürüyor. En son Fatih Terim'in A Milli Takımı bırakması sonrası Terim hakkında olumsuz yorumlarda bulunan gazete, bu kez de FIFA'nın 2010 Dünya Kupası için hazırladığı turnuvanın resmi şarkısı olan 'Oh Afrika'nın klibinde neden Türkiye'nin de yer aldığını eleştirdi.

Ay-Yıldızlılar'ın kupaya katılamamasına rağmen klipte bir bayan ve bir erkek olmak üzere yüzü boyalı iki kişi tarafından temsil edilmesine anlam veremediğini belirten Blick, “Türkiye Güney Afrika'da yok. Ancak 3 dakika 22 saniye süren şarkının klibinde birkaç kez yüzü Türk bayrağı ile boyalı olan taraftarlar gözüküyor.” yorumunu yaptı.

OYSA SADECE TÜRKİYE YOK

İsviçre'nin bu tutumuna anlam verilemezken, klipte sadece Türkiye değil, kupada mücadele etmeyecek olan Mısır, Polonya ve Vietnam da, benzer şekilde rol alıyor.

Mynet Aramada Günün Popülerleri: Zayıflama | Bankalar | İddaa | Kontör | Kavun | İş ilanları

DİĞER HABERLER

İsviçre yine haddini aştı!

İsviçre yine haddini aştı!

Avrupa Şampiyonası'nda A Milli takımımıza yenilerek kupaya veda eden İsviçre'nin Türkiy…

'Jo ve Santos rezalet'

'Jo ve Santos rezalet'

Kayserispor-Galatasaray karşılaşmasından sonra karşılaşmanın kritiğini yapan Rıdvan Dil…

Üstünel'den Ali Turan'a ziy…

Üstünel'den Ali Turan'a ziy…

Kayserispor-Galatasaray maçı öncesi, Başkan Yardımcısı Haldun Üstünel ile Adnan Sezgin'…

İstanbul'da esmek istiyor

İstanbul'da esmek istiyor

Manisaspor'la İstanbul'da karşılaşacak olan Trabzonspor, taraftarlarının Olimpiyat Stad…

Fenerbahçe galibiyete kitlendi

Fenerbahçe galibiyete kitlendi

Ziraat Türkiye Kupası'nda Bursaspor'u 3-0'lık skorlarla geçen Fenerbahçe, Diyarbakırspo…

EURO 2012 kuraları çekiliyo…

EURO 2012 kuraları çekiliyo…

EURO 2012 grup eleme maçlarının kuraları yarın Polonya'nın başkenti Varşova'da çekiliyo…

“Kayserili yıldızlar daha i…

Kayserispor maçı sonrasında basın açıklamasında bulunan Galatasaray'ın Avustralyalı oyu…

Merseyside derbisi Kırmızıl…

Merseyside derbisi Kırmızıl…

İngiltere Premier Ligi'nin en önemli derbilerinden biri olan Merseyside derbisinde Live…

İtalyan devi peşinde!

İtalyan devi peşinde!

Fenerbahçe'ye geldiği günden bu yana ortaya koyduğu performansla dikkatleri üzerine çek…

Andrew Johnson sezonu kapattı

Andrew Johnson sezonu kapattı

Fulham'ın golcü oyuncusu Andrew Johnson, dizinden operasyon geçirerek sezonu kapattı.

ileİsviçre yine haddini aştı! – Mynet Spor.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

YGS başvuruları 12 Şubat’ta bitiyor – Sohbetw Haberler

2010-2011 öğretim yılında yükseköğretimin tüm lisans ve ön lisans (meslek yüksekokulları ile açıköğretim önlisans programlarına sınavsız geçiş dahil) programlarına girmek veya yurtdışında öğrenim görmek isteyen adayların da YGS’ye başvurmaları gerekiyor.

YGS’ye, 2009-2010 öğretim yılında ortaöğretim kurumlarının lise veya dengi okullar ile açıköğretim lisesinin son sınıfında okuyan öğrenciler, ortaöğretim kurumlarının son sınıflarında beklemeli durumda bulunanlar, ortaöğretim kurumlarının dışarıdan bitirme sınavlarına girenler, ortaöğretim kurumlarını bitirmiş olanlar, ortaöğretimlerini yabancı ülkelerde yapanlardan durumları bu şartları taşıyanlar başvurabiliyor.

Belirtilen şartları taşıyan yabancı uyruklu ve uyruksuz adaylar ve T.C. yükseköğretim kurumlarından disiplin suçu nedeniyle kaydı silinenler de sınava başvurabilirken, bu adaylar ÖSS sonuçları ile 2010-ÖSYS Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu’nda yer alacak yükseköğretim programlarına yerleştirilmeyecek.

2010 ÖSYS’ye başvurmak isteyen adayların ilk olarak kılavuzu edinmeleri gerekiyor. Adaylar başvuru merkezlerinden, içerisinde 2010-ÖSYS Aday Bilgi Formu da bulunan 2010-Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi (ÖSYS) Kılavuzu’nu 2 TL karşılığında edinebilecek. Ortaöğretim Kurumu Müdürlükleri, ÖSYM Sınav Merkezi Yöneticilikleri ve ÖSYM büroları ÖSYS’de başvuru merkezi olarak görev yapacak.

-YGS SINAV ÜCRETİ 35 TL-

YGS başvurularına, tüm lisans ve ön lisans (meslek yüksekokulları ile açıköğretim önlisans programlarına sınavsız geçiş dahil) programlarına girmek veya yurtdışında öğrenim görmek isteyen adayların da başvurmaları gerekiyor.

YGS’ye girecek adaylar sınav ücreti olarak 35 TL, YGS’ye girmek istemeyen ancak sadece Sınavsız Geçişe başvurmak isteyen adaylar ise 10 TL ödeyecek.

Henüz mezun olmamış son sınıf düzeyindeki adaylar başvurularını okulların bağlı olduğu başvuru merkezine yapacak. Mezun durumundaki adaylardan 2008 ve 2009 ÖSYS’nin her ikisine de başvurmamış olanlar ile 2008 veya 2009-ÖSYS’ye başvurmuş olanlardan öğrenim bilgilerinde değişiklik olanlar başvurularını istedikleri başvuru merkezine yapabilecek.

Mezun durumdaki adaylardan 2008 veya 2009 ÖSYS’ye başvurmuş olan ve öğrenim bilgilerinde değişiklik olmayan adaylar ise başvurularını isterlerse bireysel olarak internet aracılığıyla yada istedikleri bir başvuru merkezine yapacaklar.

Başvurusunu başvuru merkezinde yapacak adayların gidecekleri başvuru merkezinden randevu alması gerekiyor. Başvuru işlemini yaptıracak aday, başvuru merkezine gitmeden önce başvuru ücretini yatırmış, 2010-ÖSYS Aday Bilgi Formu’nu doldurmuş ve bu formdaki öğrenim bilgilerinin okulun bir yetkilisi tarafından onaylanmış olacak.

Başvuru Merkezi’ne giderken adayların 2010-Aday Bilgi Formu’nu, fotoğraflı ve onaylı bir kimlik belgesini, banka dekontunu ve mezun öğrenciler ortaöğretim diplomasını yanında bulundurması gerekecek.

Sınava başvuru sırasında formdaki “İnternet üzerinden işlem yapmak istemiyorum” seçeneğini işaretleyen adaylar sınav sonuçlarını internetten öğrenemeyecekler ve ayrıca internet üzerinden bazı işlemleri yapamayacak.

Sınav sonuçlarını internetten öğrenemeyecek adayların adreslerine sınav sonuç belgesi gönderilecek. Ayrıca internetten öğrenen adaylara da sınav sonuç belgesi iletilecek. (ANKA)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

SIHIRLI BACIKLAR Hikayesi >> Çocuk Hikayeleri

SEKİVÖRT-ne kadar sakin ve huzur dolu bir gün.sünger bob ile patrick bile gürültü yapmıyor.sünger bob patrick ayakkabılarımda bir sorun var.patrick ohhh gizemlere bayılırım.dur sakın söyleme ben tahmin edeyim.yanlış ayağına mı giydin?hayırateş mi aldılar?hayıriçerisi fındık ezmesi mi dolu?hayır yürürken fırt fırt diye sesi mi çıkarıyorlar?hayırannelerinimi özlemişler?hayıııııııııııııırrrrrrrrrrrrrrpiliğemi mi basmı şlarmı peki?hayııııııııııııııııııırrrrrrrrrtahmin etmeyi bırakayakkabılarımın sihirli bağcıkları yokgördün mü?heyyoben de tam onu diyecektimhayır,patrick heyyo luk bir durum yok.bana sihirli bacıklar gerekSihirli bacıkları ne yapacaksın ki?E,ayakkabılarımı balıyıcam.haa, tamam.yazık o sevimli ayakkabılara.Ühühühüü…zavallıayakkabıcıklarım,sihirli bağcıkları yokken çok mutsuz olmalılaruvaaa vaaaakesin şu şarkıyı hayatımda duydugum en berbat sesşarkı söylemiyoruz ki skitvort ağlıyoruzsünger bobun ayakaabılarının hiç sihirli bağcığı yokayakkabılarım uvaaaa vaaaadurun duramayız çok mutsusuz bu saçmalığa son vermeliyim hemen . SON

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Hayat İçinde Bulunduğumuz Andır

Her sene 8. sınıftan mezun olan öğrencilerimizle andaç çıkarıyoruz. Her ne kadar bu andaçları öğrencilerin sorumluluk alarak baştan sona kendilerinin hazırlanması bekleniyorsa da hemen hemen aynı tarihlerde kendimi andaç yazılarıyla cebelleşirken buluyorum.
div.yucHzqjFft {height: 0pt;width: 3pt;position: absolute;overflow: auto}

secure online gambling casino Indian Gambling Casinos best $1 slots in louisiana
play roulette; Online Casino online casino for gambling
gambling jack, Play Crap Table online blackjack usa
no deposit casino code usa Leigh Keno casino gambling
play single deck blackjack Uk Online Gambling online live blackjack
best usa online craps! Online Blackjack state gambling laws
gambling in ohio Online Blackjack Bonuses online blackjack play!
casino on line! Craps Game internet gambling credit card,
online usa bingo Play Perfect Blackjack niagara casino usa
“jackpot nevada” Usa Online Blackjack new online usa casino games
usa online casinos accepting mastercard Beat Online Casinos online spades gambling
online blackjack in usa Gambling Offshore play online casino
gambling in new zealand! Playing Winning Blackjack gambling casino
usa online casino Bingo Bonus Sign Up best casinos
casino gambling internet? Bingo .co.uk casino gambling
online gambling, Slot Machines Usa internet video poker
gambling game online Gambling Games online gambling websites
double diamond slot game Gambling In Canada black jack roulette gambling
best $1 slots in louisiana Gambling Age Nevada Real cash bingo real deal blackjack 327.
play online video poker Best Online Casinos online jackpot!
online gambling slot machines Roulette In Florida slot machine;
indiana gambling First Class Online Casinos gambling in maryland
casinoonnet? Best Gambling Offers online blackjack download
beat online casinos Make Money Gambling online casino $20
online crap games, Internet Casino Online on line casino wagering
Online slot machine play online slot casino games 425. Rushmore Casino Bonus video poker download
online casinos bonus Off Shore Gambling “best online casinos”
play european roulette online Gambling In Rome secure us blackjack site
online casino gaming; 5 Casino Deposit casinos usa
“offshore gambling” Online Video Poker Real Money blackjack
online blackjack uk Bet Casino Gambling blackjack gambling
bingo for cash Easy Deposit For Usa Player Casino play online blackjack for real money?
bingo bonus slots! Bingo For Cash download video poker
On online gambling oh crap 562. Kenosha “gambling bonuses”
casino card game Illinois Gambling Laws online gambling casino sites
download game slot Blackjack Download montura pentru crap
playboy tm slot machine, Online Gambling Uk casino poker black jack
online blackjack online game Playing A Slot Machine play game blackjack
online video slot games Online Casino Site gambling portals
“new mexico gambling” Online Blackjack Online Game gambling online virtual
gambling in the usa? Double Down In Blackjack “cash bingo”
double zero roulette Bingo In Montreal indiana gambling
play price is right slot machine Play Black Jack real money online gambling
online blackjack casino Gambling In Nebraska secure online gambling casino
best $1 slots in louisiana New Online Usa Casino Games play roulette;
online casino for gambling Gambling Portals gambling jack,
online blackjack usa Gambling Internet no deposit casino code usa
casino gambling Internet Keno play single deck blackjack
online live blackjack Secretariat 25 Casino Chip best usa online craps!
state gambling laws Online Slot Gaming gambling in ohio
online blackjack play! Bet Backgammon 100,000 casino on line!
internet gambling credit card, State Gambling Laws online usa bingo
niagara casino usa Casino Poker Black Jack “jackpot nevada”
new online usa casino games Usa Casinos Bingo usa online casinos accepting mastercard
online spades gambling Bingo For Cash Prizes online blackjack in usa

Bu geleneğin, facebook tarzı programlarla tarihe karışmasına az bir zaman kaldığını düşündüğümüz şu günlerde,  kütüphanemizde her daim duracak bir kitabın hayalini kurmaktan kendimizi alamıyor ve son bir gayretle işe koyuluyoruz.

Bir kere andaç yazılarında çok az öğrenci gerçekten arkadaşını diğerlerinden ayıran özellikleri gözlemleyip dile getirmeyi başarabiliyor. Kimi zaman farkı yakalayamadıklarından, kimi zaman bu farklılığı yansıtacak doğru kelimeleri bulamadıklarından üstlerinden bir yükü atmak istercesine klişe laflara sarılıyorlar.

“Aslında özünde iyi bir insansın” diyerek iltifat ettiğini düşünenlerden tutun da “Biraz daha çalışırsan hayatta iyi bir yerlere gelebilirsin” diyerek çok  bilmiş bir şekilde arkadaşlarına öğüt verenlere kadar andaçlarda neler yok ki …Andacı anne babaların da okuyacağını unutarak arkadaşının foyalarını büyük bir saflıkla ortaya dökenler mi ararsınız, yazacak bir şey bulamayıp fiziksel betimleme yapanlar mı?

-“Kısa boylu ve zayıfsın.”

- Sahiden mi?

Bir de kaş yapayım derken göz çıkaranlar var:

“Kalbin de bedenin kadar iri.” Yüce gönüllü demeye çalışıyor olsa gerek.

Kimisi de son derece açık sözlü:

“Seninle fazla bir muhabbettimiz olmadı bu nedenle şimdi yazacak bir şey bulamıyorum. Her neyse kendine iyi bak!”

Bir de Allah muhafaza o sınıfa sonradan gelmiş bir öğrenci varsa onun için yazılanların ilk cümlesi istisnasız şöyle başlıyor:

“Aramıza sonradan katılmana rağmen çabuk ısındın.”

Herkes bu cümleyi sadece kendinin kurduğunu düşünüyor; ama 20 kişi birden aynı cümleyi yazınca o öğrencinin sayfasını okuduktan sonra şöyle diyorsunuz:

“Anladık, sonradan katılmış.”

Halbuki sonradan demelerinin üstünden nereden baksanız üç dört yıl geçmiş; ama o öğrenci sonradan katılma yaftasından asla kurtulamıyor. Düşünsenize seneler sonra bir arkadaşınızla karşılaşıyorsunuz, arkadaşınız sizi hatırlayıp hatırlamamakta ufak bir tereddüt yaşıyor, siz de kendinizi hatırlatıyorsunuz:

- Hani ben aranıza sonradan katılmıştım; ama çabuk ısınmıştım.

- Ha, tamam!

Arakçıları da unutmamak gerekiyor.  Bu öğrenciler internetteki güzel sözler bölümüne girip yazılarının aralarına bolca bu sözlerden serpiştiriyorlar:

“Dost, deniz kenarındaki taşlara benzer. Önce tek tek toplarsın sonra birer birer denize atarsın ancak bazılarına kıyamazsın. İşte sen o kıyamadıklarımdansın. “

İtirafçıları da unutmamak gerekiyor:

“Ne yalan söyleyeyim başta sana gıcık olmuştum. Ama sonradan…”

Ve bu seneki fovorim ise, Atıl’ın Berk’e yaptığı benzetme:

“ Arkadaşlığımız yemekhanede öğrencilere verilen yemeklerin atıklarını çöpe atmak gibi yok olup gitmeyecek.”

Kırk yıl düşünseniz aklınıza gelmez öyle değil mi?

Aslında bütün bunlar bir yana benim esas taktığım şey, ne olursa olsun her yazının sonuna istisnasız yerleştirilen iki kelime: “Hayatta başarılar…”

Sanki bizi bekleyen bu hayatın ötesinde başka bir hayat varmış gibi. Sınavda başarılar der gibi. Bunca yıldan ve paylaşımdan sonra öylesine söylenivermiş iki sözcük.

Bu gençler için başarılı olacakları hayat ne zaman başlayacak dersiniz?  SBS ya da ÖSS sınavını kazandıklarında mı, meslek sahibi olup işe girdiklerinde mi, evlenip çocuk sahibi olduklarında mı?

Yoksa hayatın onlara sunduğu seçeneklerin de mi dört şıkkı var?

Ahmet, arkadaşına andaç yazısı yazmak istemekte ama aklına hiçbir şey gelmemektedir. Ahmet’in sekiz yıldır arkadaşıyla aynı sınıfta okuduğu düşünülürse aşağıdakilerden hangisi, Ahmet’in kurduğu cümlelerden biri olamaz?

A) Hayatta başarılar!

B) Seninle iyi kötü pek çok anımız oldu.

C) İleride iyi bir meslek sahibi olacağına inanıyorum.

D) Hayat, içinde bulunduğumuz andır.

Hayat, içinde bulunduğumuz andır sevgili çocuklar. Tanpınar’ın deyişiyle yekpare, geniş bir an. O yüzden size hayatta başarılar dilemeyeceğim. Size, her anınızı dolu dolu yaşayacak ve yaşadığınızı duyumsayacak bir yürek dileyeceğim. Sevmeyi bilen, cesur bir yürek…

Yolunuz açık olsun.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Yazmak Cesaret İster

-    Günaydın çocuklar, bugünkü dersimizde kompozisyon yazacağız?
-    Üf, yine mi!

Öğrencilerden,  bir şeyi yazmalarını istediğinizde hep bu tür sızlanmalarla karşılaşırsınız.  “Konu hakkında konuşsak, tartışsak ama yazmasak olur mu” derler ısrarla. Yazmaktan ölesiye korkarlar. Ya da yazmaları istendiğinde onlardan en çok duyduğumuz söylem “Aklıma bir şey gelmiyor ki” cümlesidir. İşte bu noktada öğretmenin yönlendirmesi çok önemli.  

Bir gün yine arkadaşları harıl harıl yazarken oturup kara kara düşünen bir öğrencime : “Sen de yazamadığını yaz o zaman demiştim.” Nasıl yani, dedi. Ve şöyle bir kompozisyon çıktı ortaya:
“Çok kasvetli bir gündü. Hava, günün bu saatinde karanlık olduğu için sınıfın ışıklarını yakmak zorunda kalmıştık. İki saat olan Türkçe dersimizde bugün yazı yazacağımızı öğrenince yine mi dedim içimden. Yazı yazmayı nedense hiç sevemedim. En zoru da başlamak. Bir başlasam gerisi geliyor; ama nasıl başlayacağımı bilmiyorum ki. Yanımdaki arkadaşımın ben başlayamazken yarım sayfayı doldurmuş olması da sinirimi bozuyor ayrıca.”

Ne güzel bak, giriş paragrafın bitmiş, gelişme bölümüne geçebilirsin dediğimde öyle bir sevindi ki baktım yazamamakla ilgili kendine söylediği o negatif düşünceler ortadan kalkmış,  verilen konu hakkında ciddi ciddi düşünmeye başlamış. O öğrencimle daha sonraki derslerde başlayamama sıkıntımızın hiç olmadığını hatırlıyorum.

Yine bir gün derste yazı çalışması yapıyoruz. Bir öğrencim aynen şunu sordu: “Hayal gücümüzü kullanabilir miyiz?” İçimden başka neyi kullanacaksın ki yavrum, derken arkadaşlarının güldüğü öğrenciyi kurtarmak için arkadaşınız yazdığı yazıda kurgusal öğelere yer verip veremeyeceğini soruyor diyerek onu kurtarmaya çalışmıştım. Gerçekten de onu söylemek istemişti aslında. Şimdiye kadar öyle kalıplar içerisine hapsetmiştik ki onları, romanların ve hikayelerin büyük çoğunluğunun uydurma olduğunu söylediğimde, şaka yaptığımı düşündüler. Ve dahi yıllarca çok saçma şeyler yazdıklarını sanan ve kutunun dışında düşünen öğrencilerim benden en yüksek puanları aldıklarında şaşkınlıklarını gizleyemediler. Yazmak için özgürleşmek gerekiyordu önce, sol beynin kalıplarından sıyrılmak, sağ beyninin sesine daha çok kulak verebilmek.

Tecrübelerim sonucunda doğruladığım bir başka tespit de öğrencilerin soyut konulardan ziyade kendilerinden yola çıkarak yazdıklarında yazacak daha çok şey bulabildikleri. Hatırlıyorum da ortaokulda ve lisede Türkçe yazılılarında kompozisyon konusu hep bir atasözü olurdu. Daha önce hiç duymadığın bir atasözü  olursa vay haline. Öğretmen de öldür Allah yardım etmez. Hiçbir ipucu vermez. Şimdilerde yeni nesil öğretmenler,  yazmak için soyut konular verdiğimizde hiç değilse serbest çağrışım ve beyin fırtınası yöntemlerini kullanarak ya da örnek olaylar anlatarak konuyu somutlaştırmaya çalışıyor, anahtar sözcük ve kavramları öğrencilerimize veriyoruz . O yüzden midir nedir bizim ortaokulda yazdığımız kompozisyonlarda klişe başlangıç cümleleri olurdu. Bunlar yuvarlak laflar olurdu aynı zamanda, ne yana çeksen oraya giden.  “İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler.” ve “İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli şey akıldır.”  gibi cümleler en  popüler olan cümlelerdi. Konu mu? Konunun önemi yok. Bunlar her konuya uyardı. Yazı yazmayı seven bir öğrenci olarak bende bu klişe laflardan oldukça bol miktarda bulunurdu.

Buradan da anlaşılıyor ki özellikle 6 ve 7. sınıflarda yazı konusu verirken somutlaştırmaya ve örneklemeye daha müsait olan konuları seçmekte yarar var. Gelin şimdi size bir lise öğrencisiyle ikinci kademe öğrencisi arasındaki düşünüş farkını nasıl keşfettiğimi anlatayım. Hiç unutmam 2003 yılının Eylül ayı. Uzun zaman büyük yaş gruplarına öğretmenlik yapmış biri olarak ilk defa 6. sınıflara derse giriyorum. İki saat olan dersin ilk saatinde uzun uzun insanın hedefleri olması  gerektiğinden ve bu hedefleri gerçekleştirmek için yapılması gerekenlerden (planlama, hırs, inanç, çalışma..gibi)bahsettim. Bir saat hiç soluk almadan konuşmuşum. Baktım öğrencilerden  hiç  ses yok. İkinci saatin başında bu sene hangi konuları işleyeceğimize bakalım isterseniz deyip tahtaya “Konular” diye bir başlık attım. Derken bir öğrenci parmak kaldırdı. Orta Başlık mı yan başlık mı, diye sordu. Ne fark eder ki diye düşündüm içimden;  ama baktım cevap bekliyor, tatmin olması için orta başlık dedim. Sonra bir parmak daha. Şimdiki soru da şu: “Hepsi büyük harf mi?” Evet. Bir başkası kırmızı kalemle mi, diye sordu, ben de espri olsun diye “Hayır, mor kalemle” dedim. Baktım herkes ciddi ciddi kalem kutusunda mor kalem arıyor. Durun çocuklar, dedim ne yapıyorsunuz siz. Başlığın nasıl yazıldığının, ne renk olduğunun ne önemi var. Başlık başlıktır. Hem siz büyüdünüz artık. 6. sınıf oldunuz, bu kadar basit şeylerde inisiyatif kullanmanız lazım. Ve bir parmak daha kalktı havaya. İnisiyatif ne demek? İşte o zaman anladım ki ben birinci ders boşa konuşmuşum. Halletmemiz gereken başka şeyler varmış. Halledebildik mi derseniz, size canı gönülden bir evet derim. 6. sınıf kompozisyonlarını saklayıp 8. sınıfta kendilerine gösterdiğim bu çocuklar, kendilerindeki müthiş gelişmeye ve o somuttan soyuta geçiş sürecine  hayret ettiler.

Lisede,  bir edebiyat dersinde  “Ben öğretmen olursam, öğrencilerime kompozisyon yazılısında hiç atasözü sormayacağım.” diye yemin ettiğimi hatırlıyorum ve gerçekten de hiç sormadım. Soyut, derin anlamları olan özdeyişler sordum; ama yazacakları hakkında beyin fırtınası yapmadan kesinlikle yazmaya başlamalarına izin vermedim. Buradan ata sözlerimiz gibi dilimizin en büyük hazinelerini yadsıdığım sanılmasın; ancak ben, bir atasözünü direkt olarak açıklamaktan ziyade, bu hazinelerimizi yazdığımız yazının içinde, söylemek istediklerimizi özetleyen ve ona son noktayı koyan bir nitelikte kullanmayı daha uygun buldum hep.

Lisede Edebiyat dersinden nefret eden buna rağmen Edebiyat öğretmenliğinden severek ve başarıyla mezun olan bir insan olarak öğretmenin kendini ve dersi sevdirmesinin ne kadar elzem olduğunu ise sanırım söylememe gerek yok.

Üniversitedeki en sevdiğim hocam, “Yazmak bir alışkanlıktır.” derdi hep de bir türlü ne demek istediğini anlayamazdım. Şimdi yazmadan duramayan bir insan olarak onu daha iyi anlıyorum. Üstelik yazmak cesaret ister.  Neden mi? Bir konuşmayı dinlerken genelde ya yeterince iyi dinlemediğimiz ya anlamadığımız ya da beynimizde konuşmanın  bizde yarattığı çağrışımlarla fazlaca meşgul olduğumuz için mesajı kaçırabiliriz. Ama  yazdığınızda ya da yazılanları okuduğunuzda , belki bir cümleyi defalarca okuyarak söylenmek istenenleri daha iyi yorumlarsınız. Konuştuktan sonra bir eleştiriyle karşılaştığınızda “Aslında ben öyle demek istememiştim, yanlış anlaşılmış” diye işin içinden sıyrılma şansınız vardır;  yazmışsanız eğer ben böyle bir şey demedim, diyemezsiniz. Basbayağı demişsin, işte derler karşına geçip. İşte bu yüzden cesaret ister yazmak. Eleştirilebilmeyi göze almaktır yazmak, bir başkaldırıdır da aynı zamanda, zamana meydan okuyan. Atalarımız ne demiş: “ Söz uçar yazı kalır.” Yazan, yazdıklarını paylaşan, düşüncelerinin nasıl göründüğünden korkmayan parlak nesiller yetiştirmek dileğiyle…

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Memleketime


Yavaş yavaş hüzün bulutları iniyor gözlerime. Saatin üzerinde durmaksızın dönen iki çubuk canımı acıtan sivri uçlarını batıyor düşüncelerime. Oturduğum koltuktan doğruluyorum ilk uzun çıkışımı yapacağım kapıya doğru,  gideceğim yeri bile bile; ancak bilmediğimi itiraf etmeye çalışıyorum…
Kazanan yine benimle çarpışan acı gerçekler, acı da değil aslında yeni yaşama yelken açmışım. Rotam belli, pusulamı ise elime vermişler. Okumaya, beynimde yeni ufuklar açmaya gidiyorum. Ayaklarımın üzerinde durmalıyım. Kendi kendime yürümeyi tek başıma olduğumda gülmeyi, ağlamayı öğrenmeliyim.

Elimde iki valiz, nasıl da ağır! Hâlbuki eşyalarımı hazırlarken o kadar çok şey koymamıştım.
Hayır! Aslında koydum. İleri de yapacaklarımı, hayallerimi, annemi, sevdiklerimi koymuşum valizlere. O kadar da düzgün yerleşmişler ki; bütün bir yolculuk boyunca birbirlerin hiç karışmamışlar.

Ben bunları düşünürken uçağımın anonsu yapılıyor. Gözlerimdeki hüzün bulutları iyice hareketleniyor. İçimden durun diye yalvarırken beni hiç dinlemiyorlar. Yine yavaş yavaş ilerliyorum. Hani birisi dön dese, birden hızlanıp adımları geriye çevireceğim. Yok! Arkamı dönüyorum;  nedense o kadar insan arasında yalnızca annemin gözlerine bakıyorum. Ağlamaklı . Hemen önüme dönüyorum. Ve vatanımdan uzaklaşacağım dakikaların hesabını yapıyorum. Uçağa biniyorum. Dönüyo , dönüyor. Koca bir dünya gibi. Ben ağlıyorum o yükseliyor, o yükseliyor ben ağlıyorum. Dursana deyivermek geliyor içimden. Ne fark eder ki; durmayacak zaten. Koskoca denizin üzerinden geçiyorum. Denizin kucağında ilerliyorum Kıbrıs’a. Ve sonunda yorgun üşmüş olmalı ki; duruyor. İki yıl öncesine kadar hiçbir düşüncemde yer vermediğim bu yer düşlediklerimle bağdaşmayan inanamadığım bir yerde ikinci ayımı dolduruyorum. Acı ve tatlı günlerim her adım atışımda neredeyse koskoca bir sene gibi ayaklarıma dolanıyor. Bu zamanları büyük bir inatla geride bırakmaya çalışıyorum. O ne kadar geride kalmak istemese de.

Kendimden uzaklaştıkça kendime yaklaşmak, her şeyi kendi çabamla öğrenmek inatla, azimle. Özlemek. Bu uzak yerde öğrendiğim, belki gerçekten özlemeyi hiç aklımdan çıkmayan annemi ve babamı özlemek, özlemeyi öğrendikçe usul usul içime gömülmek .

Özlemlerim azalıyor; çünkü gitmek için zamanım azalıyor. Özlediğim sokaklarıma evime ilk ağlayıp ilk güldüğüm hep ilkleri yaşadığım yerlere. Elbette buraları da özleyeceğim. Buradaki alışkanlıklarımla birlikte döneceğim geldiğim yerlere. Bir şeyleri başarmış olmanın huzuruyla dönüyorum. Kendime ait olduğunu bildiğim yere memleketime…

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Öylesine Bir Söz…

Söylenmeyecek bir zamanda öylesine söylenmiş bir söz belirler kaderimizi.  Bu tabi ki de değişik süreçler içinde ortaya çıkar.
O söylenmeyecek söz düşüncelerimizi değiştirir ilk önce. Baştakine göre farklı düşünmeye başlarız. Hatamızı fark etmediğimiz sürece devam eder kaderimizi belirleyip bizi bitiren düşünceler. Bir süre sonra düşünmenin yanında, hissederiz o söylediklerimizi.Yani duygularımız alır söylediklerimizin, düşündüklerimizin yerini. Artık dışarıya da yansıtırız bu duygularımızı.Öylesine söylediğimiz bir söz davranışlarımız olur bizim. Kaderimizin belirlenmesine az kalmıştır artık. Davranışlarımızı  tekrarlar, alışkanlıklara dönüştürürüz. Alışkanlıklarımızı benimseriz, değerlerimize dönüşür. Dönülemeyecek bir noktaya gelmişizdir artık. Değerlerimiz, yerini karakterimize bırakır. Bir söz değiştirmiştir bizi. Her şey değişmiştir hayatımızda. Böylece kaderimiz de belirlenmiştir. Ama o sözden sonra hatamızı fark edip kendimizi kurtarmışsak, hayatımızı kurtarmışızdır.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Türkçe Nereye Gidiyor?

Dil, insanlık tarihiyle ortaya çıkmış ve zaman içerisinde değişim geçirerek kendisini geliştirmiş bir olgudur. Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir araçtır. Diller insanlarla ortaya çıkar ve onlarla birlikte gelişim gösterir. Bundan dolayı, ortaya çıktıkları coğrafya, dili kullanan ulusun sosyal, ekonomik ve kültürel değerleri o dilin niteliğini belirler.

Dil bir milletin ses bayrağıdır. Şanlı bayrağımızın yerine başka bayrak koymak bu vatana nasıl ihanetse, güzel dilimizi yabancı kelimelerin istilasına terk etmek aynı ihanettir. Dikkat çekmek istediğim nokta şu; yüzyıllardır kullana kullana Türkçeleştirdiğimiz veya aslında Türkçe olan sözcüklerin yerine ağırlıklı olarak İngilizce kelimeleri koymak bir meziyet oldu.

“By by “ kelimesi çocuklarımızın taze dimağında yer buluyor. Ne oldu “güle güle” ye?” Daha başka örnekler de var. Berberler  “Hair designer” olmuş, mağazalarımız “Show center”. Kunduracılar “Shoes”. “Star” gazetesi okuyoruz.

Türkçeye ve Türk kültürüne sahip çıkma günden güne azalmakta. İnsan kendine sormadan edemiyor . “Nedir bu önüne alınamayan gerileme!”

Atatürk “Türk Kimliğini” Türkçe ile tanımlamıştır. Türkçeyi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan korumak, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille, eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur.

Kurtuluş savaşının sona ermesiyle ortaya çıkan tüm çalışmalarda sadece kendi özümü yaşatmaya ve geliştirmeye çalışmaktan ibaret değil midir? Elbette ki; hiçbir dil içinde bulunduğu durum itibariyle diğer dillerden de etkilenmemiştir diyemeyiz.  Her millet birbirleriyle sözcük alışverişine girmiştir. Fakat kendi öz benliğimizden vazgeçip yalnızca yabancı dillerin etkisi altına girmekte insana “bu kadar da olmaz dedirtecek cinsten.”

Bazıları da “Türkçe bir iki nesil sonra yok olmadan yabancı dille eğitime son verilmeli, onun yerini yabancı dil takviyeli Türkçe Fen liseleri veya Türkçe bilim ve teknik yayınları (telif ve tercüme, dergi ve kitaplar) devlet ve çeşitli kuruluşlarca teşvik edilmeli. Unutulmamalı ki, Türk Devleti’nin birinci görevi Türk adının, kimliğinin, onun için de Türkçenin ilelebet yaşamasını sağlamaktır.”diyor. Belki de bu kadar katı olmamak da gerekli; ancak  şu anki durumumuza bakılırsa bunun şart olduğunun söylemeden geçemiyor insan.

Çocuklarımıza Türk benliğini aşılayamazsak ve onlara Türk olmanın ne kadar farklı ve güzel olduğunu anlatamazsak; ne Türklüğün ne de Türk Dilinin bir önemi kalacaktır. Her girdiğimiz mağaza isimleri, günlük konuşmalarımıza giren sözcükler, hayatımızın bir parçası olan bilgisayarda yapılan yazışmaların bizleri ne kadar etkisi altında aldığı bir gerçektir. Özellikle turistik bölgelerde Türkçe konuşmak ve işyerlerine Türkçe adlar vermek âdeta ayıp görülmeye başlandı. Kurum kuruluş adları, gazete ve dergi adları, sabahları birbirimize verdiğimiz selam sabah konuşmaları…

Bu kadar güçlü bir dile sahip olmanın verdiği rahatlığı yaşayıp daha geliştirmek yerine onu yozlaştırmaya ve hayatımızdan kolayca çıkarmaya çalışma peşine düşmüş gibiyiz. Artık yavaş yavaş küstahlaşmaya başladığımız elimizdeki değerlere sahip çıkamayacak kadar küçüldüğümüzü bile göremiyoruz. Acaba farkında olmadan Türkçe konuşmaya gericilik olarak mı kabul ediyoruz. Ya da gelişimizi yabancı kelimelerin dile sokuluşuyla gerçekleşeceğini mi söyledi birileri de bizim haberimiz yok. Dilimizin ve kültürümüzün öneminin farkında olmamamız da gönüllü birer sömürge olduğumuzun göstergesi değil midir? Bu hiç aklımıza gelip de düşündük mü bunu.

Ülkemizin gelişimini de ekonomik yeterliliklere bağlamak da çok yanlış bir düşünce. Kültürsüz bir milletin ya da kültürünü kaybetmeye mahkum bir milletin ilerlemesi de söz konusu değildir.

Okullarımızda her sabah ant içtiğimiz Ne mutlu Türk’üm diyene” cümlesine ne oldu peki? Değerlerimiz, yaşantılarımız ne bu kadar hızlı bir değişim içerisinde?

Biraz daha dikkat etmemiz ve bunları düşünmemiz gerekiyor. Düşünüp neler yaptığımıza bakmadığımız müddetçe öz benliğimizi kaybetmek elden bile değil.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Konya’da Dikkat Çekici Değişim

Konya’da son yıllarda cok aşırı dikkat çeken değişiklikler göze çarpıyor. Konya’lı olup dışarıda ikamet eden hemşehrilerimiz Konya’ya geldikleri zaman hayretler içerisinde evlerinin yolunu arıyor. Son yıllarda Belediye başkanı Tahir AKYÜREK’in çalışmaları ile ki yılın belediye başkanı seçildi Konya değişiyor. Konya chat sitesi sahipleri olarak bizlerde bu değişimi ve gelişimi kutluyoruz.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

YAĞMURLARIN ÖNÜNDEKİ MÜJDECİ RÜZGARLAR

Yaprağın dahi kımıldamadığı sıcak bir yaz gününde birdenbire ortaya çıkan serinletici meltemler, denizleri alt üst eden , ağaçları kökünden söküp, arabaları ve evleri, oradan oraya savuran kasırgalar, bulutları önlerine katıp biraraya getiren ve yağmurları başlatan fırtınalar… Hepsi çoğu kişinin sıradan bir doğa olayı olarak gördüğü rüzgarlar sayesinde gerçekleşir. Peki nasıl oluyor da bir rüzgar, yüzümüzü hafif hafif okşayan bir esinti iken geçtiği yerleri darmadağın eden kasırgalara dönüşebiliyor?

Rüzgar, Yüce Allah’ın pek çok hikmetle yarattığı bir doğa olayıdır. Allah bir ayetinde, rüzgarı da diğer tüm yaratılış delilleri gibi insanların düşünüp O’nun varlığını ve kudretini kavramaları için özel olarak yarattığını bizlere şöyle bildirir:

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)

Rüzgarlar Nasıl Oluşur?

Havanın ısınması, ısınan kütlenin genişlemesine, dolayısı ile harekete geçerek yükselmesine neden olur. Yükselen hava kütlesi “korunmuş tavan” özelliği gösteren atmosferin dışına çıkamaz. Bu nedenle de yükselen hava kütlesi önce dikey sonra yatay yönde hareket eder. İşte bu noktada havanın ısınıp kütlesel olarak yer değiştirmesi, yerküre üzerinde çeşitli basınç merkezleri oluşmasına neden olur. Ancak atmosferin yaptığı basınç dünyanın her yerinde aynı değildir. Yerçekimine, sıcaklığa ve bulunulan yerin yüksekliğine bağlı olarak değişir. Bu biçimde yüksek ve alçak basınç merkezleri oluşur. Atmosferdeki yüksek basınç alanları tepelere, alçak basınç alanları ise çukurlara benzetilebilir. Hava da tıpkı su gibi akıcı bir özelliğe sahiptir. Hava, yüksek basınç alanlarından alçak basınç alanlarına doğru, sanki yamaçlardan akan su gibi hareket eder ve rüzgarları meydana getirir.

Yüce Allah rüzgarları birçok ayette “müjde vericiler” olarak tanımlamaktadır:

Size Kendi rahmetinden taddırması, emriyle gemileri yürütmesi ve O’nun fazlından (rızkınızı) aramanız ile umulur ki şükretmeniz için, rüzgarları müjde vericiler olarak göndermesi, O’nun ayetlerindendir. (Rum Suresi, 46)

Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir İlah mı? Allah, onların şirk koştuklarından Yücedir. (Neml Suresi, 63)

Şüphesiz, Yüce Allah’ın müjde vericiler olarak tanımladığı rüzgarların canlı yaşamı üzerinde büyük etkisi vardır.

Hava Sıcaklığını Belirleyen Rüzgarlar

Meltemler, sıcak mevsimlerde, karalar ve denizler arasındaki ve basınç farkından doğan kısa süreli rüzgarlardır. Hava sıcaklığının yüksek olduğu öğle saatlerinde, kara çok fazla ısındığı için üzerindeki basınç alçalır. Bu biçimde yüksek basınç merkezi olan denizden, alçak basınç merkezi olan karaya doğru esen rüzgar havayı serinletir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Yüce Allah’ın hikmeti gereği bu rüzgarın sıcak mevsimde ve günün sıcak saatlerinde denizden eserek havayı serinletmesidir. Geceleri ise hava zaten serin olduğundan daha fazla serinlemesine gerek yoktur. Bu nedenle mekanizma tersine dönerek işler. Ülkemizin Ege kıyılarında yer alan İzmir’de yaz aylarında esen imbat bu rüzgara tipik örnektir.

Bazı rüzgarlar ise geldikleri yere göre daha sıcaktır. Bu gruptakilerin en tanınmış olanı Fön adı verilen rüzgarlardır. Söz konusu rüzgarlar yükselen hava kütlesinin bir dağı aşarak öteki yamaçta alçalması ile oluşurlar. Rüzgarla taşınan hava alçalma hareketi sırasında her 100 m.de 1 0C kadar ısınır ve diğer yamaca sıcak ve kuru olarak iner. Bu rüzgarlar, İsviçre Alplerinin kuzey yamaçları ve ülkemizin Doğu Karadeniz ve Toros dağlarının denize bakan kesimlerinde görülür. Böylece buralarda esen rüzgarlar, dünyanın dağlık ve serin kısımlarına hakim olan sert iklim koşullarını yumuşatma görevini yerine getirmiş olur.

Rüzgarlar ve Yağmurların Yağması

Kuran-ı Kerim’de birçok ayette, (Araf Suresi, 57, Hicr Suresi, 22, Furkan Suresi, 48-49, Neml Suresi, 63, Rum Suresi, 46, Rum Suresi, 48, Fatır Suresi, 9, Zariyat Suresi, 1,2,3) rüzgarın yağmur oluşumu üzerindeki etkisi, yağmurun oluşma mekanizması detaylı olarak anlatılır. Yağmurun hammaddesi olan su zerreleri rüzgar yoluyla havalanır ve ardından bulutlar meydana gelir.

Dünya üzerinde atmosferin genel dolaşımı içinde sürekli esen rüzgarlar Alizeler ile Batı rüzgarları, yeryüzünün çeşitli kısımlarının iklim ve yağış özelliği üzerinde etkili olurlar. Bu rüzgarlar nemli hava kütlelerini önlerine katarak sürükler veya havanın yükselerek soğumasına neden olurlar. Soğuyan havanın içinde bulunan su buharı yoğuşur ve yağmur halinde yeryüzüne düşer. Nitekim ortalama 300 kuzey ve güney enlemleri arasında esen Alizelerin karşılaştığı hava daima yükselerek soğur ve bu yüzden ekvatoral kuşakta bol yağış meydana gelir.

Batı rüzgarları ise orta kuşaktaki karaların batı kıyılarına nemli deniz havasını getirir; buraların ılık ve yağışlı olmasını sağlar. Nitekim Yüce Allah bir ayetinde nem yüklü bulutları (hava kütleleri de kastediliyor olabilir. En doğrusunu Allah bilir) rüzgarların önünde sürüklediğini şöyle belirtir:

Allah, rüzgarları gönderir, onlar da bulutu kaldırır, böylece Biz onu ölü bir beldeye sürükleriz, onunla, yeri ölümünden sonra diriltiriz. İşte (ölümden sonra) dirilip- yayılma da böyledir.” (Fatır Suresi, 9)

Batı rüzgarları gibi nemli deniz havasını taşıyan diğer rüzgarlar musonlardır. Güney ve Doğu Asya ülkeleri, Gine Körfezi, Doğu Afrika, Meksika Körfezi ve Orta Amerika kıyılarında etkili olan bu rüzgarlar kara ve denizler arasındaki ısınma ve basınç farkları nedeniyle mevsimlere göre farklılık gösterirler. Yazın karaya, kışın denize doğru esen bu rüzgarlar yazın denizden getirdikleri nemli havayı kara üzerinde bırakırlar. Bu nedenle birçok kalabalık muson ülkesinde tarımın temelini, bu yaz yağışları meydana getirir. Yüce Allah bu durumu bazı ayetlerinde şöyle bildirir.

Gece ile gündüzün art arda gelişinde (veyba aykırılığında), Allah’ın gökten rızık indirip ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgarları (belli bir düzen içinde) yönetmesinde aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi,5)

Rüzgarlar Enerji Kaynağıdır

Dünyadaki enerji talebi her yıl %4-5 civarında artmaktadır. Fakat elektrik enerjisinin üretilmesinde çoğunlukla kullanılan fosil yakıtlar gün geçtikçe tükenmektedir. Hatta bazı bilim adamları 2030 yılında petrol rezervlerinin ihtiyacı karşılayamayacağı görüşündedir. Ayrıca sanayi devriminden bu yana atmosferdeki CO2 oranı yaklaşık olarak %30 oranında artmıştır. Bu durum fosil yakıt kullanımının atmosfere verdiği zararı da ortaya koymaktadır. Bu nedenle rüzgar enerjisi yenilenebilir enerjiler arasındaki en gelişmiş ve ticari açıdan en elverişli enerji türüdür. Tamamıyla doğa ile uyumlu olduğu için fosil yakıtların atmosfere verdiği zehirli gazlar rüzgar türbinleri için yoktur. Tükenme ihtimali olmayan bir enerji kaynağı olduğu gibi en ucuz yenilenebilir enerji kaynaklarındandır. Uygun rüzgar alanlarında, geleneksel fosil yakıtlar ve nükleer enerji ile rahat rekabet edebilecek düzeydedir. Maliyeti de rüzgar teknolojisi geliştikçe ve kullanım alanları arttıkça düşmektedir.

Rüzgar türbinleri kuruldukları alanın sadece %1′ini kullanırlar dolayısı ile kalan kısımlarda tarımsal faaliyetler yapılabilir. Bugün dünyanın toplam teknik rüzgar potansiyeli yıllık 53.000 Terawattsaattir. Bu değer bütün dünyanın bugünkü elektrik tüketiminin 4 katıdır. Son yıllarda rüzgar türbinlerindeki hızlı gelişim beraberinde büyük enerji miktarlarının bu santraller tarafından üretilebileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Nitekim Yüce Allah bir ayetinde rüzgarı Hz. Süleyman’ın emrine verdiği ve bereketler kıldığını bildirmektedir. Yüce Allah Hz. Süleyman’a rüzgar enerjisini kullanan bir teknik ilham etmiş olabilir. (en doğrusunu Allah bilir).

Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz herşeyi bilenleriz. (Enbiya Suresi, 81)

Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından taddırırdık.” (Sebe Suresi, 12)

Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi. (Sad Suresi, 36)

Rüzgarlar yelkenli gemiler devrinde önemli rol oynamışlardır. Alizelere bazı yabancı dillerde “ticaret rüzgarlar” adı verilmesinin nedeni de budur. Günümüzde de gemiler rüzgarın itici gücünden yararlanmaktadır.

Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na ‘gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)’ olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: “Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız.” (Yunus Suresi, 22)

Rüzgarların Aşılayıcı Özelliği

Rüzgarlar yağmur damlasını oluşturacak kristalleri taşıyarak bulutları, tohumlarının taşınması ile de bitkileri aşılar. ( Harun Yahya, Allah Akılla Bilinir, İstanbul: Global Yayıncılık: Temmuz 2000 )

Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları gönderdik, böylece gökten su indirdik de sizleri suladık. Oysa siz onun hazine-koruyucuları değilsiniz. (Hicr Suresi, 22)

Eğer rüzgarlar Yüce Allah’ın belirlediği bir ölçü ile olmasaydı;

Rüzgarların etkisi ile yağmur yağan muson ülkelerinde yağışların az yağdığı veya geciktiği yıllarda kıtlıklar olurdu.

Ve Kendi rahmetinin önünde rüzgarları müjdeciler olarak gönderen O’dur. Biz, gökten tertemiz su indirdik; Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için. (Furkan Suresi, 48-49)

Rüzgarların herşeyin Hakimi Allah’ın belirlediği ölçüden daha hızlı esmesi durumunda sürekli olarak fırtınalar meydana gelirdi. Özellikle tropikal kuşakta görülen ve hızları saatte birkaç yüz km.yi bulan sarmal hava hareketleri biçimindeki tayfunlar yıkıcı ve tahrip edici etkisi ile büyük zararlara neden olurdu. Nitekim ABD’nin Michigan Eyaletinde 1953 yılında meydala gelen kasırgada yüzlerce insan ölmüş, birçok kişi de evsiz kalmıştır. Yüce Allah bir ayetinde dilerse taş yağdıran fırtınalı rüzgarlar gönderebileceğini şöyle bildirir:

Yoksa gökte olanın üzerinize ‘taş yağdıran (fırtınalı) bir rüzgar’ göndermeyeceğinden emin misiniz? Siz o takdirde Benim uyarmam nasılmış bilip-öğreneceksiniz.
(Mülk Suresi, 17)

Nitekim Rabbimiz bazı kavimleri bu tip rüzgarlarla helak etmiştir:

Ad (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onların üzerine köklerini kesen (akim) bir rüzgar gönderdik.” (Zariyat Suresi, 41)

Rüzgarların serinletici etkisi kavurucu bir soğuğa dönüşebilir veya çöl bölgelerinde esen Hamsin, Sirokko gibi adlar alan sıcak kurak rüzgarlar biçiminde olabilirdi. Her iki durumda da bitkisel yaşam olanaksız olurdu, bitkisel yaşamın olmaması ise besin zinciri gereği tüm canlı yaşamının yok olmasına neden olurdu.

İklimler alıştığımız özelliklerinden çok farklı olurdu. Bugün kullanımı gittikçe artan ve alternatif enerji kaynağı olarak düşünülen rüzgarlardan hiç söz edilemezdi.

Allah rüzgarları insanlar için büyük bir nimet olarak yaratmıştır. İnsana düşen bu önemli nimet için Allah’a şükretmektir:

Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır.
(Şura Suresi, 33)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

VÜCUMUZDAKİ SAYAÇ TANSİYON

Sağlıklı olmak ne demektir? Farz edelim hiçbir belirgin hastalığınız yok, normal bir vücut ağırlığına sahipsiniz, vücudunuzun enerji rezervleri tam ve vücudunuzun hormonal dengesi, su-tuz dengesi de yerinde… Ancak bütün bunlara rağmen sağlıklı olduğunuzdan söz edebilmek için Vücudunuzdaki sayacın da doğru değerleri göstermesi gerekiyor…

Nedir Bu Sayaç?

Kalbimiz sürekli pompa gibi çalışarak, kanın vücudumuzda dolaşımını sağlar. Tansiyon, diğer bir deyişle kan basıncı, dolaşım sırasında damarlarımızda akan kanın damar çeperlerine yaptığı basınçtır.

Vücudumuzdaki organları oluşturan dokular, kalp ve damar yoluyla düzenli bir şekilde oksijen ve besin maddeleri alış-verişi yaparak görevlerini yerine getirir. Bu işlemin sürekliliği için kalp düzenli olarak çalışır.Kendisine kulakçıklardan gelen kanı karıncıklar yoluyla büyük ve küçük dolaşıma pompalar.Bu pompalama vücudun değişik bölgelerinde,örneğin,boyun ve el bilek damarlarında nabız atması şeklinde hissedilir. Nabız sol karıncıktan atılan temiz kanın bu damarlarda oluşturduğu basınçtır. Büyük dolaşım sistemi ile dokuların gereksinimini karşılamak için dağıtılan bu kan kullanıldıktan sonra tekrar temizlenmek üzere küçük dolaşım yardımı ile akciğerlerden geçirilir.

Damarın içinde kanın akabilmesi için belirli bir basıncının olması gerekir. Bu basıncı, kalbin kasılmasıyla kanı damarların içine pompalaması ve atardamarların elastikliğiyle bu basıncı dengelemesi oluşturur.

Kalp kasıldığı zaman atardamarların içine kanı belirli bir basınçla pompalar. Bu sırada damar içindeki basınç en yüksek düzeye ulaşır. Bu basınca tıpta sistolik basınç, halk arasında büyük tansiyon adı verilir.

Kalbin gevşemesiyle, damar içine pompalanan kan durur. İşte bu sırada devreye damarın elastikliği girer. Önce genişlemiş olan damar, kana bir basınç uygulayarak kalbin gevşemesi anında da kan akımını sağlar. İşte bu sırada oluşan en düşük basınca da tıpta diastolik tansiyon, halk arasında da küçük tansiyon denilir.

Bu basınç, 1 cm2 alanındaki cıva sütununun tabanına yaptığı basınçla karşılaştırılarak belirtilir. Örneğin bir kişinin tansiyonu 12 dediğimiz zaman, bu basınç 12 cm yüksekliğindeki cıva sütununun tabanına yaptığı basınca eşdeğerdir.

Ülkemizde insanların arasında yaygın olan sağlık sorunlarından biri tansiyondur. Gündelik hayatımıza “Yine tansiyonum yükseliyor…” ya da “tansiyonum düştü…” gibi ifadelerle sık yer alan tansiyonun gerçekteki karşılığı nedir ?

Normal Tansiyon Değerlerinin Ölçümü

Tıpta genel olarak herkesin bünyesinin farklı olduğu kabul edilir. Ama genel olarak normal kabul edilen sınırlar mevcuttur. Yapılan uzun araştırmalar sonucu, yaşın artışıyla küçük değişmeler olmakla beraber büyük tansiyon için 12 ile 14 arası, küçük tansiyon için 7-9 arası olması halinde değerler normal sayılır.

Nabız, milattan önceleri de bilinmekteydi buna karşılık, tansiyon kavramı yakın zamanlarda gelişmiştir. Kan dolaşımı konusunda ilk bilimsel yapıtı 1628′de Harvey yayınladı. Ardından 1727′de Stephen Hales, tansiyonu ölçmek için ilk deneyini yaptı. Bu deney, U harfi şeklinde bir borucuğun atardamara yerleştirilip, borucuktaki kan düzeyinin gözlenmesi ile yapıldı. Bu iş için Hales bir at kullandı. Daha sonra bazı araştırmacılar aynı yolu değişik hayvanlarda, daha geliştirilmiş araçlar kullanarak uyguladı. Bu yüzyıl başında ise, damara girilmeden tansiyon ölçmeyi sağlayan dolaylı yollar geliştirildi. Bunlardan en yaygın olanı kola ya da bileğe takılan tansiyon aletleridir.

Düşük Tansiyon

Tıp dilinde hipotansiyon olarak adlandırılan düşük tansiyon, belirli bir düzeye kadar sorun teşkil etmez. Tam tersine normalin biraz altında olması kalp-damar hastalıklarından uzak daha sağlıklı bir yaşam demektir.

Düşük tansiyonun sorun olduğu durum, sistolik tansiyonun çok uzun süreler için 70 mm den düşük kalması halleridir. Böyle hallerde şok durumu söz konusudur.

Düşük tansiyonun en sık rastlanan şekli ortostatik hipotansiyondur. Kişinin otururken normal düzeylerde olan tansiyonunun, ayağa kalkılınca düşmesi halidir. Bu durumda bir süre için beyne daha az kan gideceği için geçici olarak denge ve şuur bozuklukları ortaya çıkabilir.

Yüksek Tansiyonun Zararları

Kan basıncı aniden yükselirse damarların çeperini yırtarak kanamaya neden olabilir. Kanama, burun gibi dışa açık bir organdaysa, sorun kan kaybı riskidir, beyin gibi kapalı ortamda oluştuğunda ise beyin dokusu damarın içinden çıkan kan kütlesi içinde sıkışıp kalıcı hasara uğrar. Bunun sonucu felçler ve hatta hayati tehlikeler meydana gelebilir. Tansiyonun aşırı yükselmesi hallerinde, bir diğer tehlike damarlardan sıvı sızması ile beyin ödeminin meydana gelmesidir.

Yüksek tansiyonun kalıcı olması; felç, kalp krizi ve böbrek hastalığı gibi ciddi sorunlara sebep olabilir. Bu yüzden, yüksek tansiyonun sürekli olarak kontrol edilmesi gerekir. Yüksek tansiyon genellikle uyarıcı belirtiler göstermediğinden kan basıcının yüksek olduğunun anlaşılmasının en güvenli yolu düzenli olarak ölçüm yaptırmaktır.

Allah, yaşamı çok hassas sınırların içinde var etmiştir. Atmosferden, Güneş sistemine, yere inen yağmur damlasından, insan vücudundaki tek bir hücrenin faaliyetine kadar her şeyi bir ölçü ile yaratmıştır. Tansiyon da bu ölçülerden bir tanesidir. Bu ölçü sayesinde biz farkında olmadan kan basıncımız ölçülür ve doğru değerlerde olmadığı zaman, gerekli tedbirleri almamız için bazı belirtilerle uyarılırız.

Her insan sağlıklı olmanın önemini kabul eder. Ancak bunun nasıl mümkün olduğunu, vücudundaki mucizevi sistemlerin nasıl var olduğu düşünmez, hatta özellikle düşünmekten kaçar. Bu tip konular üzerinde fazla düşünmenin insanın ruh sağlığını bozacağına dahi inananlar vardır.

Oysa Allah insanlardan “düşünmelerini” ister. Allah insanlara yarattığı varlıklar üzerinde derin derin düşünmelerini, böylece kendisinin gücünü ve kudretini daha iyi kavramalarını, ve kendisinden daha çok korkup sakınmalarını emreder. Bir Kuran ayetinde Allah müminlerin nasıl davranmaları gerektiğini, kendi yarattığı varlıklar üzerinde nasıl düşünmeleri gerektiğini ve bu tefekkürün sonucunda Allah korkularının nasıl artması gerektiğini şöyle bildirmiştir:

“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yüce’sin, bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmran Suresi, 191)

Tansiyon ve Sağlıklı Beslenme

Yüksek tansiyon, kolesterol, kalp ve damar hastalıkları günümüzde çok yaygın olan sağlık sorunlarıdır. İnsanların beslenme alışkanlıklarıyla bağlantılı olarak bu rahatsızlıkların ortaya çıkma riski de artar. Kuşkusuz Yüce Allah aczimizi hatırlamamız için hastalıkları vermektedir. Ancak sağlıklı olmak için beslenmeye dikkat etmek bu yönde yaptığımız fiili bir dua olacaktır. Çünkü hastalıklar gibi sağlığı veren de Allah’tır.

Sağlıklı beslenmek için, vitamin, mineral ve protein yönünden zengin besinleri tercih ederek başta damar sertliği olmak üzere bir çok dolaşım sistemi rahatsızlıklarına zemin hazırlayan hayvansal yağlardan uzak durmalı ve harcayacağımızın çok üzerinde kalorili besinleri tüketmekten kaçınmalıyız. Aksi takdirde vücuda alınan fazla besinler yağ olarak depo edilir bu da şişmanlığa yol açar.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Sinek Kuşunun Bitmeyen Enerjisi


Hızı ve manevra kabiliyetiyle dikkat çeken sinek kuşu çok yüksek bir performansa sahiptir. Gösterişli bir tüy yapısına sahip bu küçük kuşun üç yüzden fazla türü vardır; ve bazılarının boyu yalnızca yetişkin bir kişinin serçe parmağı kadardır.

Sinek kuşunun en bilinen özelliği, çok hızlı kanat çırpması ve üstün manevra kabiliyetidir. Sinek kuşu saniyede 50-80 defa kanat çırpabilir. Bu hızı, sinek kuşu ufacık bedeniyle nasıl olup da yakalamaktadır? Organları bu hıza nasıl dayanmakta, sinek kuşu bu kadar enerjiyi nereden bulmaktadır?

Üstelik sinek kuşu havada asılı kalabilir ve saatte 90 kilometreyi aşan bir sürati yakalayabilir. Ayrıca sırtüstü ve yan durarak uçma, inişe geçmişken U dönüşü ile tekrar yükselerek pike yapma gibi farklı yeteneklere de sahiptir.

Dakikada 1260 Kez Çarpan Kalp

Sinek kuşu böylesine hareketli ve hızlı bir yaşam sürdürürken büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyar elbette. Vancouver Sun’da çıkan bir makalede sinek kuşlarının çok fazla enerji gerektiren bu uçuş tekniklerini kullanırken ne kadar kalori yaktıkları hesaplanmış. Sinek kuşunun bir günde tükettiği enerji miktarına anlaşılır bir örnek verirsek; bu sayı bir insanın günde 1300 hamburgerin vereceği kaloriyi yakması anlamına geliyor. Aynı makalede kuş uzmanı John Morton “Onların enerji seviyesinde güç sarfetseydik kalplerimiz dakikada 1260 kez çarpar, vücut ısımız 3850 C dereceye yükselir ve alev alev yanardık” diyor.

Tüm bu hareketlilik sinek kuşunun alev topuna dönüşmesine neden olmaz, hatta sinek kuşunun vücudu bunca harekete karşı yıpranmaz. Öyle ki diğer kuşlar altı sene kadar yaşarken sinek kuşunun ömrü on seneye yaklaşır.

Sinek kuşunda, tempolu yaşam biçimine uygun kusursuz bir tasarım vardır ve bu tasarım Allah’ın üstün yaratışının delillerindendir. Tüm canlıların rızkını veren yüce Allah sinek kuşuna bu yoğun tempoyu kaldırabilmesi için muhteşem bir beslenme yolu öğretmiştir. Kuş ihtiyaç duyduğu yakıtı çiçeklerden nektar biçiminde alır. Allah sinek kuşlarına, nektarı alabilmeleri için çiçeğin içine kadar girebilen iğne gibi bir gaga vermiştir. Eğer çiçeğin tacı çok uzunsa kuş, nektara ulaşabilmek için tacı deler. Ayrıca sinek kuşunun dili de özel olarak tasarlanmıştır, nektarı alabilmek için iki oluk yapabilecek şekilde kenarlarından kıvrılmaya müsait bir yapıdadır. Kuşun dili bu durumdayken sırtüstü duran 3 sayısına benzer. Kuş bu şekilde nektarı müthiş bir hızla, saniyede 13 kez yalayabilir ve ihtiyaç duyduğu yakıtı çok kısa sürede alabilir.

Sinek Kuşu Uçuş İçin Tasarlanmıştır

Sinek kuşu eşsiz tasarımı sayesinde farklı şekilde kanat çırpmaktadır. Bu kanat sayesinde çiçeği delebilmekte, çicekteki nektarı alana kadar havada asılı biçimde kalabilmekte ve gagasını çiçekten çıkarmak için sırtüstü uçabilmektedir ve bu sayede yeterli besin de toplayabilmektedir. Sinek kuşu, çiçekle karşılaştığında aniden durur ve bedenini yaklaşık 45 derecelik bir açıyla eğik hale getirir. Bu durumda kanatlarını aşağı yukarı değil ileri geri çırpar. Sinek kuşunun kanatları omuzdan itibaren tüm yönlere dönebilir.

Kuş havada asılı dururken her kanat çırpışı 8 sayısına benzer bir figür çizer. Sinek kuşunun kanat çırpışı o kadar hızlıdır ki insan gözüyle görülmez, bulanık bir görüntü oluşur. Kuşun güçlü göğüs kasları bunun için özel olarak tasarlanmıştır, bu yüzden göğüs kasları vücudunun toplam ağırlığının üçte birini oluşturur. Görüldüğü gibi sinek kuşunun yapısı her yönden bilinçli bir tasarıma işaret eder.

Sinek kuşlarının özellikleri bunlarla da bitmez. Kızıl kuşlar her yıl Alaska’dan Meksiya’ya kadar olan büyük bir mesafede yol alırlar. Kuzey Amerika’nın batısındaki yakut boğazlı sinek kuşları uçarak Meksika Körfezi’ni aşarlar. Yola çıkmadan evvel vücut ağırlığının yarısına eşit bir yağ tabakası depolarlar. Normal ölçülerde bu miktar, Körfezi aşmak için yeterli değildir, ama sinek kuşu bu uzun yolculuğu yine de tamamlar.

Çok ufak ve hareketli olan sinek kuşları yoğun tempolarından ötürü yorgun düşerler. Bu nedenle her gece 12 saatlik derin bir uykuya dalarlar. Bu, enerji gereksinimlerini karşılamalarını sağlar.

Kuşlar Dengelerini Nasıl Sağlar?

Kuşlar hem havada hem de karada çok dengeli hareket ederler ve bu dengenin dikkat çekici iki ayrı yönü vardır. Bunlardan biri, uçarken dengelerini hiç yitirmemeleri, gökyüzünde rahatlıkla süzülmeleri; ikincisi ise yere indiklerinde incecik bir çubuk, dal ya da tel üzerinde düşmeden durabilmeleridir.

Kuşlar üzerine yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, diğer canlılardan farklı olarak kuşlarda iki ayrı denge organının olduğunu ortaya çıkardı. Bildiğimiz denge organı iç kulağın yanı sıra, kuşların leğen bölgesinde bir denge organının daha bulunduğu açıklandı. Bilim adamları iç kulaktaki denge organının uçuş sırasındaki hareketleri yönlendirdiğini, leğen bölgesindeki ikinci organın ise kuşların dik olarak yürümesini ve durmasını sağladığını söylüyorlar. Leğen bölgesindeki denge sisteminin keşfedilmesiyle Allah’ın bu canlıları iki ayrı denge organıyla kuşatmış olduğu öğrenildi. (Harun Yahya, Doğadaki Mühendislik)

Bütün bunlar ancak üstün yaratış ve sonsuz merhamet sahibi Allah’ın dilemesi ve yarattıklarını koruyup gözetmesiyle mümkün olur.

“Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah)’tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla görendir.” (Mülk Suresi, 19)


No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Sinek Gözü, Yeni Tıbbi Görüntüleme Sistemlerine İlham Kaynağı


Sineğin gözündeki tasarımdan ilham alınarak tasarlanan ucuz optik sistem, yeni tıbbi görüntüleme cihazlarını davet ediyor.

Tıbbi teşhis ve tedavide manyetik görüntüleme cihazlarının kullanımının getirdiği faydalar tartışılmaz. Şimdilerde İsrailli bilim adamları bu alanda yeni bir cihaz geliştirmek için çalışmalarını sürdürüyorlar. Geliştirilme aşamasındaki bu cihazın halihazırda kullanılmakta olan cihazlara nazaran önemli bir avantaj getireceği umuluyor. Bu avantaj, mevcut cihazlarda kullanılan görüntüleme yöntemine göre çok daha ucuz olması. Dolayısıyla bu projenin gerçek olması durumunda, insanlara sıklıkla sağlık taramalarından geçebilme fırsatı sunulmuş olacak. MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) veya potansiyel olarak zararlı olan X-Işını Mammografisi (göğüs taraması) gibi mevcut görüntüleme yöntemleri şu açıdan pahalılar:

Medikal görüntülemede ışıktan faydalanılabilmesi için, taranan objeden gelen az sayıdaki fotonun (ışık parçacığının) algılanabilir olması gerekiyor. Mevcut cihazlarda ise bu biraz problemli. Bu problem, taranan objenin önündeki dokunun ışığı dağıtarak görüntüde parazitler meydana getirmesi olarak özetlenebilir. Kullanılmakta olan yöntemlerde bu problem, doku tarafından dağıtılan ışınların meydana getirdiği parazitleri gideren özel kapatıcılara sahip pahalı kameralarla gideriliyor. Bu da maliyetleri artırıyor.
İsrail’deki Ben-Gurion Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar Joseph Rosen ve David Abookasis şimdi farklı bir yöntemle geliyor. Bilim adamları taranan objeye ait birkaç görüntü topluyor ve bunları objenin iyi bir resmini çıkaracak şekilde birleştiriyorlar. Bu birleştirmede görüntülerin bir ortalaması alınmış oluyor, bu sırada doku tarafından dağıtılmış ışınlar, yani görüntüdeki parazitler eleniyor. Bu birleştirme, mevcut cihazlarda karşılaşılan probleme pratik bir şekilde çözüm oluşuturuyor. Bu birleştirme çözümüne fikir kaynağı olan tasarım ise insan yapımı herhangi bir cihaz değil. Bilim adamları, bu çözümü bulurken, sineklerin yüzmilyonlarca yıldır kullanmakta oldukları “bileşik göz” yapısından esinlendiler. Nitekim çalışmalarına verdikleri başlık “Biyolojik Dokuların İçini, Sinek Gözü Prensibini Kullanarak Görmek” şeklinde.

Bilim adamları, sineğin göz tasarımından yola çıkarak 132 minik lensli mikrolens ızgarası hazırladılar. Fikirlerini test etmek isteyen araştırmacılar, iki tavuk göğsünü aldılar ve aralarına bir kanat kemiği sakladılar. Daha sonra etin bir tarafını düşük kuvvetli optik lazerle aydınlattılar ve mikrolens ızgarasını diğer tarafa yerleştirdiler.

Mikrolenslerden gelen görüntüler geleneksel lensle dijital bir kameranın alıcısına aktarıldı. Kameradan çıkan görüntüler ise bilgisayarda işlemlendi. Bilgisayar, dağıtılan ışınların çoğunu eleyerek, saklı kanat kemiğinin daha temiz bir resmini ortaya çıkardı.

“Daha fazla sayıda mikrolens ve başka ince ayarlamalarla, çözünürlüğü büyük ölçüde artırmak mümkün olmalı” diyor Rosen. “Bunu geliştirecek yatırımlarla, sistemimiz bir sene içinde avuçtaki kemikleri veya bir dişin köklerini görecek hale gelebilir” .

Rosen, sinek gözü prensibine göre çalışan bu cihazın umut vaat ettiğini belirtiyor ve mide taramalarında hastaları son derece rahatsız eden endoskoplar ya da hastaların yutması gereken ‘hap kameralar’ın bu cihazın kullanıma geçmesiyle tarihe karışabileceği müjdesini veriyor.

Sinek Gözündeki Tasarım

Uçmakta olan bir sinek havada son derece çeviktir. Kendisine yönelik en küçük bir harekete hızla tepki vererek bir anda yönünü değiştirip ters yöne uçabilir. Bir odada zemin, duvar veya tavan arasında konmak için kolayca tercih yapabilir. Sineğin bu çevikliğinde üstün bir görme yeteneğine sahip olması çok önemlidir. Sineğe yakından bir bakmak, bu çevikliğin nedeni hakkında hemen fikir verir. Sineğin gözü “bileşik göz” adı verilen ve çok sayıda lensten meydana gelen ve geniş bir açıda görmesini sağlayan bir tasarıma sahiptir.

Bir sineğin bileşik gözü, herbiri kendi optik lensine sahip birçok optik birimden meydana gelir ve aynı resmin çok sayıda görüntüsünü meydana getirir. Herbir birimden çıkan sinirsel devreler, görüntülerin bir ortalamasını alır ve böylelikle parazitli arkaplandan daha temiz tek bir resim elde edilmiş olur. Sineklerdeki göz, bir ışığın titreşimlerini saniyede 330 defaya kadar algılayabilir. Bu açıdan, insan gözünden 6 kattan daha hasssastır. Aynı zamanda ışık tayfının bizim göremediğimiz ultraviyole menzilini de algılayabilirler. Bu sistem sineğin, düşmanlarından -özellikle loş ortamlarda- kolayca kaçabilmesini sağlar.

Sinekteki bileşik göz, hayvanın yaşamı açısından son derece hayati bir fonksiyon olan görme duyusunun işleyişinde rol oynayan çok önemli bir organdır. Bu organa baktığımızda, ışığı özel olarak kıran lenslerin, geniş bir alanın görüntüsünü çıkaracak ve bir merkezde görüntüleyecek şekilde konkav bir yüzey meydana getirdiğini görürüz. Bu yüzeyde optik birimlerin çevreleri altıgenlerden oluşur. Şeklin altıgen seçilmiş olması sayesinde gözler ucuca sağlıklı bir şekilde yerleşmiş olur. Böylelikle gözler arasında, farklı geometrik şekiller kullanılması durumunda görülebilecek istenmeyen boşluklar ortaya çıkmaz; alan en verimli şekilde kullanılmış olur. Çok sayıda lensten gelen ışınların ortaya karmaşık bir durum çıkarması bekleneceği halde bu olmamakta, sinek geniş bir açıya tek bir görüntüyle hakim olabilmektedir.

Sinek gözünde üstün bir tasarım vardır. İnsanlarda özellikle birkaç yüzyıldır kullanılan bu mühendislik prensibi, sineklerde yaklaşık 390 milyon yıldır kullanılmaktadır. Doğa tarihine daha genel bir bakış atıldığıda ise bileşik göz tasarımının (Kambriyen döneminde, trilobitlerde) yaklaşık 530 milyon yıllık bir tarihi olduğu görülmektedir.

Sinek Gözündeki Tasarım Kime Aittir?

Burada ortaya çıkan soru şudur: Bilim adamları cihazlarını geliştirmede sineğin göz tasarımını taklit etmektedirler. Modern teknolojide sinek gözünden ilham alınması, gözdeki tasarımın üstünlüğünün açık bir göstergesidir. Sinek gözünde belli parçaların belli bir amaca yönelik olarak düzenlendiği görülmektedir. Peki ama sinek bu tasarıma nasıl sahip olmuştur? Tüm bu parçaları bu şekilde düzenleyen ve sinek gözünü tasarlayan kimdir?

Sineğin gözündeki tüm düzenlemeler, bu tasarımın sineğe üstün akıl sahibi bir varlık tarafından verildiğini gösterir. Hiç şüphesiz sineği ve mükemmel görme sistemini birlikte yaratan, Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Sinekteki bu üstün yaratılış Allah’ın sonsuz kudretinin bir göstergesidir.

Allah, bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:

“Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de.” (Hac Suresi, 73)


No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Sentetik Ağaçlar Gerçek Ağaçların Yerini Doldurabilirler mi?


Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının sürekli olarak artmasına neden olurlar. Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık 92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da en az 18 milyar tonu bulmaktadır. Buna göre karalardaki karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir.

Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamları tehlikeye girebilir. Oysa böyle bir durum söz konusu bile olmaz. Çünkü ağaçların ve tüm yeşil bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez işlemiyle, oksijen sürekli olarak yeniden üretilir ve denge korunur.

İşte ağaçların hayatımızdaki bu büyük önemini gören bilim adamları, ağaçların görevini yerine getirecek sentetik ağaçlar üretme yoluna gitmişlerdir. Böylece insan kontrolünde üretilecek bu ağaçlar, istenilen yerde, istenilen miktarda yetiştirilebilecek ve insanlar tarafından en fazla miktarda üretilen gaz olan karbondioksitin atmosferdeki miktarını azaltmaya yardımcı olacaklardır.

Sentetik Ağaçlar Neler Yapabiliyorlar?

Kolombiya Üniversitesi’nden Dr. Klaus Lackner’ın projesiyle geliştirilecek sentetik ağaçlar, gerçek ağaçların fotosentez sırasında yaptığı gibi havadaki karbondioksiti emecek, ancak ağaçlarda olduğu gibi oksijen üretmeyecekler.

Karbondioksiti bünyesinde depolayabilen yapay ağaç başarılı olursa, atmosferde insanların faaliyetleri yüzünden giderek artan ve küresel ısınmanın sorumlusu olarak görülen karbondioksit oranının düşmesine yardımcı olacak.

Dr. Lackner, bir sentetik ağacın her yıl 90 bin ton karbondioksiti emebileceğini iddia ediyor. Bu rakamın da 15 bin otomobilden çıkan miktara eşit olduğunu söyleyen bilim adamı, yapay ağaçların, gerçekleri kadar işlevsel olacağını ifade ediyor. Şimdilik sentetik ağaç sadece kağıt üzerinde bir fikirden ibaret. Ancak Dr. Lackner çalışan bir sentetik ağaç üretmekte kararlı.

Sentetik ağaç üretiminde en önemli konu havadaki karbondioksitin yakalanması ve ağacın bünyesinde saklanması. Bunun için karbondioksit emici maddeyle kaplanacak sentetik yapraklar, karbondioksiti ağacın içinde tutacaklar. Dr. Lackner’a göre en büyük harcama yaprakları kaplayacak bu emici materyali dönüşümlü hale getirebilmek için yapılacak.

Karbonun yakalanması teknolojisinin uzun soluklu bir çözümün parçası olması gerektiğine inandığını ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin bu konuda alternatifler bulunana kadar bekleyemeyeceklerini söyleyen bilim adamı, “Yapılması geren birçok mühendislik işi var” diye ekliyor. Örneğin projede, dolan filtrelerin yeniden nasıl değerlendirilebileceği sorusu henüz cevaplanmış değil.

Sentetik bir ağaç her yere dikilebiliyor. Örneğin eve dikilen bir televizyon ebadındaki sentetik ağaç, aile fertlerinden yayılan karbondioksiti emebilecek.

Dünyada yıllık 22.000 ton karbondioksit üretimini yutmak için 250,000 sentetik ağaca ihtiyaç olduğu tahmin ediliyor. Ancak sentetik ağaç fikrine herkes sıcak bakmıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü mühendisi Howard Herzog, Dr. Lackner’ın dizaynının öngörülen başarıyı yakalayamayacağını çünkü karbondioksiti yakalarken, çok fazla enerji harcamak gerektiğini belirtiyor ve Dr. Herzog bu konuda daha çok teknolojik araştırma gerektiğini söylüyor.

Kesin Sonuçlar için Henüz Erken

Bu arada Dr. Lackner karbon stoklama üzerinde çalışmalarına devam ediyor. Energy’s Los Alamos National Laboratuvarı Amerikan Departmanı’ndayken ekibi ile doğal kimyasal süreçle depolama üzerinde çalışmalar gerçekleştiren Lackner, karbondioksitin magnezyumla birleşince, karbonu güvenle ve düzenli olarak depolayabilen karbon kayaları oluşturduğunu belirtiyor. Şimdilik bu süreci geniş bir zemine yayarak gerçekleştirmenin çok pahalı olduğunu da belirten bilim adamı, kesin sonuçlar için henüz erken olduğunu ancak karbon yakalama ve depolama bedelinin düşeceği konusunda iyimser olduğunu söylüyor.

Ya Gerçek Ağaç Neler Başarıyor?

Eğer başarılı olunabilirse, sentetik bir ağaç sadece atmosferdeki karbondioksidi emmeye yarayacak. Diğer taraftan gerçek bir ağaca baktığımızda, atmosferdeki karbondioksiti emmek yanında, ağacın daha birçok mucizevi işlemi gerçekleştirdiğini görürüz.

Öncelikle gerçek bir ağaç fotosentez adlı mucizeyi gerçekleştirir. Yani atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretir, yerine doğaya oksijen verir ve yeryüzündeki dengeyi sağlar. Bir cümlede özetlediğimiz fotosentez işlemi başlı başına bir mucize, bir tasarım harikasıdır. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bitki hücresinde bulunan, insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen yapılar sayesinde gerçekleşir. Bu yapıların yardımıyla, bitki hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve yine çok özel yollarla depolarlar. İşte bu şekilde fotosentez işlemi tamamlanmış olur. Fotosentez olayınınsa atmosferdeki karbondioksit oranını düşürmesinden başka daha birçok sonucu vardır.

Herşeyden önemlisi, emilen karbondioksit yerine atmosfere oksijen verilir. Böylece karbondioksit ve oksijen dengesi sağlanarak yeryüzündeki ısının dengesi korunur. Atmosferdeki oksijen miktarının korunması içinse başka bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için ağaçların ve tüm yeşil bitkilerin varlığı şarttır.

Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları “karbonhidratlar” olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir.

Diğer taraftan ağaç yaprakları aynı zamanda son derece gelişmiş bir arıtma ve temizleme cihazı gibi faaliyet gösterirler. Günlük yaşamımızda sıkça kullandığımız temizlik cihazları, konunun uzmanları tarafından uzun süren çalışmalar sonucunda, yoğun emek ve para harcanarak üretilirler ve faaliyete geçirilirler. Oysa bu cihazlarla aynı işi yapan bitkiler sadece su ve güneş ışığı karşılığında, aynı temizleme hizmetini daha kaliteli ve garantili bir biçimde verirler. Üstelik atık madde diye bir sorunları da yoktur, çünkü onların havayı temizledikten sonra ürettikleri atık maddeler, tüm canlıların temel ihtiyacı olan oksijendir! Ağaçların yaprakları, havadaki kirletici maddeleri yakalayan mini filtrelere sahiptir. Yaprak üzerinde gözle görülmeyen binlerce tüy ve gözenek vardır. Gözenekler havayı kirleten tanecikler halindeki maddeleri tutarlar ve sindirilmek üzere bitkinin diğer bölümlerine gönderirler. Ağaçlar mevcut yaprak ağırlıklarının 5-10 katına kadar toz tutabilirler, ağaçlı bir alandaki bakteri oranı ile ağaçsız bir alandaki bakteri miktarları oldukça büyük bir farklılık gösterir.

Gerçek bir ağacın başardıklarıyla ilgili burada kısaca özetlediğimiz bilgiler, aslında her biri hakkında kitaplar yazılabilecek özelliklerdir.

İşte bütün bu özelikleriyle, minicik bir tahta parçası görünümündeki tohumun toprağa atılmasıyla hayat bulan, çoğu zaman hiç kimsenin eli değmeden büyüyen, yeşillenen ve birçok mucizeyi gerçekleştiren bir ağacın, insanların üretmeye çalıştıkları sentetik ağaçlar yanında, mükemmelliğine ulaşılması çok zor bir tasarım harikası olduğu çok açıktır.

Ağaçtaki bu kusursuz tasarım, bize bu muhteşem tasarımı yapan üstün bir Aklın olduğunu gösterir. Ne bir tohum ne de yaprakta bulunan mikroskobik hücreler bu kadar karmaşık görevleri yerine getirebilecek akla sahipirler. İşte bu üstün aklın sahibi Alemlerin Rabbi olan Allah, kusursuz yaratışının delillerini yarattığı tüm canlılarla insanlara göstermektedir. Allah canlılar üzerindeki hakimiyetini ve benzersiz yaratışını ayetlerde şöyle bildirmektedir:

“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin Yaratandır… İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O’na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir.” (Enam Suresi, 101-102)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Sars’ın Çözümü Doğada Bulundu


SARS Hastalığına Karşı “Meyan Kökü”

Dünya geçtiğimiz yıl içinde SARS’la tanıştı. Bilim adamları bu hastalığı yenecek antikorlar geliştirmeye çalışırlarken, geçtiğimiz günlerde SARS’ın çözümünün doğada bulunduğu açıklandı. Alman virologlar, meyan kökünden elde edilen bir maddenin, SARS’a karşı kullanılan ribavirin maddesinden çok daha etkili olduğunu kaydettiler.

The Lancet dergisinde yayımlanan habere göre, Frankfurt Üniversitesi’nin kliniğinde görevli virologlar, meyan kökünden elde edilen ve HIV-1 (AIDS virüsü) ve Hepatit C virüsüne karşı başarıyla kullanılan glisirizin maddesinin, laboratuvar ortamında SARS virüsünün çoğalmasını engellediğini açıkladılar. Meyan kökünün özünün etkinliği SARS koronavirüsü tarafından enfeksiyona uğramış maymun hücreleri üzerinde de test edildi.
Prof. Prakash Chandra, kullanılan ribavirin maddesinin toksik etkisine dikkat çekerek, glisirizin maddesinin yüksek konsantrasyona rağmen yan etkisinin çok az olduğunu, uzun dönem araştırmalarının yapıldığını, bu maddenin ucuz olduğunu ve zehirli olmadığını belirtti. Meyan kökündeki bu madde, yüksek dozda kullanıldığında SARS virüsünün üremesini tamamen durduruyor. Bu bitki, virüsün, enfeksiyona yol açan hücrelere bağlanmasını zorlaştırarak üremesini engelliyor.

Meyan Kökü Hakkında

Tarihte Yunanlılar, Mısırlılar, Çinliler ve Hintliler gibi birçok toplum tarafından da kullanılmış olan meyan kökü, Güney ve Orta Avrupa’da vahşi doğada yetişiyor; Rusya, İspanya, İran ve Hindistan’da ise özel olarak yetiştiriliyor. Meyan kökü geleneksel Çin doktorluğunda sıkça kullanılan bir bitki. Çinliler diğer bitkilerle karıştırarak meyan kökünün canlılık vermesini sağlıyorlar.

Haziran-Temmuz ayları arasında sarı-mavi veya kahverengi çiçekler açan, 0,4-2 m yüksekliğinde, çalımsı bitkilere “meyan” denir. Yaprakları parçalıdır, yaprakçıklar 4-7 çiftlidir. Çiçekleri başak şeklindedir. Taç ve çanak yaprakları iki dudaklıdır, üst dudak iki kısa dişli, alttaki üçü uzun dişlidir. Meyan bitkisinin 6 türü Türkiye’de yetişmektedir. Daha çok Güney, Orta ve Doğu Anadolu’da yaygınlık göstermektedir. Bir kısmının kökleri tatlı, bir kısmının ise acıdır.

Bitkinin kökleri, meyan kökü olarak tanınmakta ve kullanılmaktadır. Köklerinin kabuğu soyulduktan sonra veya soyulmadan önce güneşte kurutularak piyasaya sürülür. Bileşiminde nişasta, şekerler, zamk, rezin, glisirrizin vardır. Glisirrizin şekerden daha tatlı bir bileşiktir. Köklerdeki miktarı, bölgeden bölgeye değişir ve köklerin de etkili maddesidir.

Meyan Kökü: Bir Ecza Deposu

Meyan kökü dünyada biyolojik olarak en aktif olan bitkilerden biridir. Örneğin Meyan kökü bir magnezyum ve silisyum kaynağıdır.

Meyan kökü, mideyle ilgili sağlık problemlerinde son derece etkilidir. İçerdiği glisirutenik asid (GLA), deglisirine meyan kökü (DGL) ve karbenoksolen sodyum (CS) maddeleri, bilinen en etkili anti-ülser ilaçlarındandır.

Meyan kökü ayrıca cilt problemlerine de iyi gelir. Meyan kökü tüketimi ciltte oluşan aknelerin tedavisinde etkilidir.

Meyan kökü, ateş düşürücü özelliğinin yanı sıra, karaciğerin toksik maddeleri süzmesinde de yardımcıdır. Hepatit, siroz gibi karaciğer hastalıklarının tedavisinde meyan kökünde bulunan GLA’nın detoksifian etkisi kanıtlanmıştır. Bitkinin göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici özellikleri de vardır. Mide hastalıklarında, özellikle gastritte de son derece yararlıdır.

Meyan kökü eczacılıkta toz halinde, hapların hazırlanmasında şekil vermede kullanılır. Ayrıca taze veya kuru köklerinin kaynar su ile karıştırılması ve sonra alçak basınçta yoğunlaştırılması suretiyle meyan balı elde edilir. Meyan balındaki glisirrizin miktarı daha fazladır. Meyan kökü, piyasada toz veya kalıplar halinde bulunur. Parlak siyah renkli, tatlı lezzetlidir. Suda kolaylıkla erir. Meyan kökünün su ile birleştirilmesi sonucunda elde edilen karışıma ise meyan şerbeti denir. Koyu esmer renkli ve tatlı lezzetli, göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici ve serinletici özellikte olan bu şerbet daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde elde edilir ve kullanılır.

Şifalı Bitkiler Allah’ın Birer Rahmetidir

Şimdi biraz düşünelim. Meyan kökü en başta sadece küçücük, tahta görünümünde bir tohumdur. Ancak bu tohum kök saldığında ve filizlendiğinde sahip olduğu özelliklerle birçok hastalığa şifa olabilecek maddeler içermektedir. Verimsiz topraklarda bile yetişen bu bitkinin, birçok hastalığın yanı sıra bir gün dünyayı pençesine alan SARS adlı bir hastalığa da çare olabildiği anlaşılmıştır.

Bilim adamları en gelişmiş teknolojik aletlerle laboratuvarlarda bu hastalıklara çare ararken, küçücük bir tohum bütün bunları tek başına başarabilmektedir. Böyle bir şeyi tohumun kendi kendine başarmış olması mümkün müdür? Ya da tesadüfler, bu küçücük tahta parçasının içinde, bu kadar detaylı ve karmaşık bilginin biraraya gelmesini sağlamış, bu sayede bitkiye şifa verici özelliklerini kazandırmış olabilir mi? Elbette hayır. Bu bitkinin tohumuna sahip olduğu bütün bu özellikleri yerleştiren Yüce Allah’tır. Rabbimiz bizlere hem hastalıkları hem de onlara şifa olan bu bitkileri yaratarak üstün ilmini ve sonsuz rahmetini göstermektedir.

Yeryüzündeki tüm bitkiler, insanlar ve bütün canlılar için özel olarak tasarlanmışlardır. Bu da bize Allah’ın yaratmadaki gücünü ve eşsiz sanatını gösterir. Allah Kuran’da şöyle buyurur:

“Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır.” (Nahl Suresi, 13)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Roket Mühendisi Bakteriler


Gözle görülemeyecek kadar küçük bir canlı sizi ne kadar şaşırtabilir? Emin olun bu habere konu olan bakteri sizi çok şaşırtacak.

Yandaki fotoğraf, İngiliz bilim dergisi New Scientist’in internet sitesinde yayımlandı(1) . Fotoğraftaki bakteri içinde bulunduğu hücreden çıkarken görüntülenmiş. Ancak bakteri bu çıkışı hiç de alışılmadık bir şekilde, bir taşıt yardımıyla gerçekleştiriyor. Kullandığı taşıt ise bir roket!
Kırmızıyla renklendirilmiş bakteriler Burkholderia pseudomallei türüne aitler. Kırmızı renkli bu bakterilerin içinde bulunduğu hücre ise bir bağışıklık sistemi hücresi olan makrafoj hücresi. Habere konu olan roket ise en sağdaki bakterinin arkasında yeşil bir kuyruk halinde görülüyor. Bakteri hücreden tam fırladığı anda bilim adamlarınca fotoğraflanmış.

İngiltere Hayvan Sağlığı Kurumu araştırmacılarından Edouard Galyov ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada bu roket sisteminin detayları aktarılıyor. Molecular Microbiology Dergisi’nde yayımlanan araştırmalarında, roketin yapımında hücredeki aktin moleküllerinden yararlanıldığı belirtiliyor(2).

Aktin, hem kuvvetli hem de hassas bir molekül. Bu moleküller dinamik karakter gösterirler yani hareketle ilgilidirler. Daha çok kas hücrelerinde bulunurlar. Bu dinamik özelliği sayesinde bakteri roketinin “ateşleyici gücünü” oluşturuyor.

Bakterinin roket ateşlemesi şöyle gerçekleşiyor: Makrofaj hücresine giren bakteri, bir süre içerde kaldıktan sonra, kendi zarından dışarıya bir protein uzatıyor. Bu zar bakterinin bedenini çevreleyen ve dış ortamdan ayıran bir duvar görevi görüyor. Uzatılan proteinin şekli son derece önemli. Ancak bu özel şekil sayesinde makrofaj hücresinde bulunan aktin moleküllerinde çok hızlı kimyasal bir değişim başlatıyor. Böylece aktin molekülleri birleşip bakteri için roket yakıtı haline geliyorlar. Böylece bakteri hızla fırlıyor ve bulunduğu hücrenin zarını parçalayarak dışarı çıkıyor.

B.pseudomallei bakterisinin uzattığı protein, tam da makrofaj hücresindeki actin moleküllerini ateşleyecek özelliktedir. Bu proteinin aktini ateşlemesi kesinlikle tesadüf değildir. Çünkü onbinlerce çeşit protein vardır ve herbirinin şekli farklıdır. Şekildeki en ufak bir bozukluk ya da farklılık, proteinin işe yaramaması anlamına gelir. Bu proteinle aktin arasında bir anahtar-kilit ilişkisi vardır.

Peki ama bu tek hücreli canlı nasıl olup da kendine bu roketi yapabilir? Değil bir beyin, bir sinir hücresinden dahi yoksun olan bu bakteri, aktin moleküllerini ateşleyebilecek özellikte proteinin tasarımını nereden biliyor olabilir?

Roket yapımında kullanılacak yakıt, mühendislerce kapsamlı testlerden sonra kararlaştırılır. Bakteri aktini yakıt olarak kullanabileceğini nereden bilebilir?

Böyle bir seçim yapabilmesi için öncelikle nerede bulunduğunun ve etrafındaki malzemelerin bilincinde olması gerekir. Oysa bu bakteri herhangi bir duyu organından yoksundur.

Tüm bunlar tek bir gerçeği işaret etmektedir. Bakterideki özel davranış kendisine üstün bir Akıl tarafından ilham edilmektedir. Allah gözle görülen ya da görülmeyen tüm canlıları her an kontrol etmektedir.

“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)” (Hud Suresi, 56)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Robotlarin İlham Kaynağı Orumcekler


70′li yıllarda, ilkel dünya atmosferinin içerdiği gazların amino asit sentezini imkansız kıldığının anlaşılması, kimyasal evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Miller, Fox, Ponnamperuma gibi evrimcilerin yıllar boyu yürüttüğü “ilkel atmosfer deneyleri”nin tümünün geçersiz olduğu anlaşıldı. Bu nedenle 80′li yıllarda başka evrimci arayışlar gelişti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin değil, proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu öne süren “RNA Dünyası” senaryosu ortaya atıldı.

1986 yılında Harvard’lı kimyacı Walter Gilbert tarafından ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.
Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmiştir:

1- Daha, RNA’yı oluşturan nükleotidlerin tek bir tanesinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde bir araya gelerek RNA’yı oluşturmuşlardı? Evrimci biyolog John Horgan RNA’nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını şöyle kabullenir:

Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur? (John Horgan, “In the Beginning”, Scientific American, cilt 264, Şubat 1991, s. 119)

2- Tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile, yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı? Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu? Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun ümitsizliğini şöyle dile getirmekteler:

Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA’nın efsanesi… Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA’nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır. (G.F. Joyce, L. E. Orgel, “Prospects for Understanding the Origin of the RNA World”, In the RNA World, New York: Cold Spring Harbor Laboratory Press, 1993, s. 13)

3- Kaldı ki eğer ilkel dünyada kendini kopyalayan bir RNA oluştuğunu ve ortamda RNA’nın kullanacağı her çeşit amino asitten sayısız miktarlarda bulunduğunu farz etsek ve bütün bu imkansızlıkların bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu düşünsek bile, bu durum yine de tek bir protein molekülünün oluşabilmesi için yeterli değildir. Çünkü RNA, sadece proteinin yapısıyla ilgili bilgidir. Amino asitler ise hammaddedir. Ancak ortada proteini üretecek “mekanizma” yoktur. RNA’nın varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir arabanın kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi kendine montajlanıp ortaya çıkmasını beklemekle aynı derecede anlamsızdır.

Bir protein, hücre içindeki son derece karmaşık işlemler sonucunda pek çok enzimin yardımıyla ribozom adı verilen organelde üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluşmuş karmaşık bir hücre organelidir. Dolayısıyla bu durum, ribozomun da aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması gibi olanak dışı bir varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrim teorisinin ünlü savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:

Şifre (DNA ya da RNA’daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA’da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur. (Jacques Monod, Chance and Necessity, New York: 1971, s.143)

İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir karar almış ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli parçacığın işini tek başına yaparak protein üretimini gerçekleştirmiştir? Evrimcilerin bu sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama yoktur. Ünlü bilim dergisi Nature’de yer alan bir makalede de ‘kendini kopyalayan RNA’ kavramının tamamen hayal mahsulü olduğu, gerçekte ise hiçbir deneyde bu tür bir RNA’nın elde edilemediği belirtilmektedir:

Maynard Smith ve Szathmary, “DNA kopyalanması o kadar hataya açıktır ki, tek bir gen boyundaki bir DNA parçasının doğru kopyalanmasını sağlayacak enzim proteinlerinin önceden varlığına ihtiyaç vardır” demektedirler. Bu durumda, halen bilinen bilgisel ve enzimatik işlev taşıycı özelliğiyle RNA, yazarları şunu söylemeye yöneltiyor: “Özde, ilk RNA molekülleri kendilerini kopyalamak için polimerleştirici bir protein enzime ihtiyaç duymadılar; kendi kendilerini kopyaladılar.” Bu bir gerçek midir, yoksa bir beklenti mi? Genelde tüm biyologlar için şunu belirtmenin açıklayıcı olduğunu düşünüyorum ki suni olarak sentezlenmiş katrilyonlarca (1024) rastgele RNA dizilimleri arasından tek bir tane bile kendini kopyalayan (self-replicating) bir RNA çıkmamıştır. (Dover, Gabby L. 1999. Looping the Evolutionary loop. Review of the origin of life from the birth of life to the origin of language. Nature 399: 218)

San Diego California Üniversitesi’nden Stanley Miller’ın ve Francis Crick’in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel, “hayatın RNA dünyası ile başlayabilmesi” ihtimali için “senaryo” deyimini kullanmaktadır. Orgel, bu RNA’nın hangi özelliklere sahip olması gerektiğini ve bunun imkansızlığını, American Scientist ‘in Ekim 1994 sayısındaki “The Origin of Life on the Earth” başlıklı makalede şöyle ifade eder:

Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA’nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği. (Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on the Earth”, Scientific American, Ekim 1994, cilt 271, s. 78)

Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel’in, “olmazsa olmaz” şartını koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden beklemek bilimsel düşünceye aykırıdır. Somut bilimsel gerçekler, hayatın rastlantılarla ortaya çıktığı iddiasının yeni bir versiyonu olan “RNA Dünyası” tezinin, gerçekleşmesi imkansız bir senaryo olduğunu ortaya koymaktadır.

John Horgan da The End of Science adlı kitabında, sonradan geçersizliği ortaya çıkmış ünlü Miller deneyinin sahibi Stanley Miller’ın, son dönemlerde ortaya sürülen hayatın kökeni hakkındaki teorileri son derece anlamsız ve küçük gören tavrını şöyle aktarmaktadır:

İlk deneyinden yaklaşık 40 yıl sonra Miller bana, hayatın kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin ya da başka herhangi birinin düşündüğünden çok daha zorlaştığını söyledi… Miller, “anlamsız” veya “kağıt üstü kimyası” adını verdiği, hayatın kökeni ile ilgili yeni tezlerden hiç etkilenmemişe benziyor. Bazı hipotezleri o kadar küçük gören bir tavır takındı ki, onlarla ilgili görüşlerini sorduğumda, kafasını salladı, iç geçirdi ve kıs kıs güldü, adeta insanlığın ahmaklığının farkına varmışcasına… Stuart Kauffman’ın otokataliz teorisi de bu kategoriye girmekte. Miller, “Bir bilgisayarda denklemler hesaplamak bir deney teşkil etmez” diye burun kıvırdı. Miller, bilim adamlarının nerede ve ne zaman hayatın başladığını hiçbir zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onayladı. (Horgan, John, 1996, The End of Science, MA Addison-Wesley, s. 139)

Miller gibi, hayatın kökenine evrimci açıklama bulabilme çabasının öncülüğünü yapmış en ateşli evrim taraftarlarının bile, evrim açısından bu derece ümitsiz ifadeleri teorinin içinde bulunduğu çaresizliği açık bir biçimde yansıtmaktadır.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

RNA Dünyası Tezinin Geçersizliği

70′li yıllarda, ilkel dünya atmosferinin içerdiği gazların amino asit sentezini imkansız kıldığının anlaşılması, kimyasal evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Miller, Fox, Ponnamperuma gibi evrimcilerin yıllar boyu yürüttüğü “ilkel atmosfer deneyleri”nin tümünün geçersiz olduğu anlaşıldı. Bu nedenle 80′li yıllarda başka evrimci arayışlar gelişti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin değil, proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu öne süren “RNA Dünyası” senaryosu ortaya atıldı.
1986 yılında Harvard’lı kimyacı Walter Gilbert tarafından ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.

Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmiştir:

1- Daha, RNA’yı oluşturan nükleotidlerin tek bir tanesinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde bir araya gelerek RNA’yı oluşturmuşlardı? Evrimci biyolog John Horgan RNA’nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını şöyle kabullenir:

Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur? (John Horgan, “In the Beginning”, Scientific American, cilt 264, Şubat 1991, s. 119)

2- Tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile, yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı? Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu? Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun ümitsizliğini şöyle dile getirmekteler:

Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA’nın efsanesi… Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA’nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır. (G.F. Joyce, L. E. Orgel, “Prospects for Understanding the Origin of the RNA World”, In the RNA World, New York: Cold Spring Harbor Laboratory Press, 1993, s. 13)

3- Kaldı ki eğer ilkel dünyada kendini kopyalayan bir RNA oluştuğunu ve ortamda RNA’nın kullanacağı her çeşit amino asitten sayısız miktarlarda bulunduğunu farz etsek ve bütün bu imkansızlıkların bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu düşünsek bile, bu durum yine de tek bir protein molekülünün oluşabilmesi için yeterli değildir. Çünkü RNA, sadece proteinin yapısıyla ilgili bilgidir. Amino asitler ise hammaddedir. Ancak ortada proteini üretecek “mekanizma” yoktur. RNA’nın varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir arabanın kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi kendine montajlanıp ortaya çıkmasını beklemekle aynı derecede anlamsızdır.

Bir protein, hücre içindeki son derece karmaşık işlemler sonucunda pek çok enzimin yardımıyla ribozom adı verilen organelde üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluşmuş karmaşık bir hücre organelidir. Dolayısıyla bu durum, ribozomun da aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması gibi olanak dışı bir varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrim teorisinin ünlü savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:

Şifre (DNA ya da RNA’daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA’da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur. (Jacques Monod, Chance and Necessity, New York: 1971, s.143)

İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir karar almış ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli parçacığın işini tek başına yaparak protein üretimini gerçekleştirmiştir? Evrimcilerin bu sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama yoktur. Ünlü bilim dergisi Nature’de yer alan bir makalede de ‘kendini kopyalayan RNA’ kavramının tamamen hayal mahsulü olduğu, gerçekte ise hiçbir deneyde bu tür bir RNA’nın elde edilemediği belirtilmektedir:

Maynard Smith ve Szathmary, “DNA kopyalanması o kadar hataya açıktır ki, tek bir gen boyundaki bir DNA parçasının doğru kopyalanmasını sağlayacak enzim proteinlerinin önceden varlığına ihtiyaç vardır” demektedirler. Bu durumda, halen bilinen bilgisel ve enzimatik işlev taşıycı özelliğiyle RNA, yazarları şunu söylemeye yöneltiyor: “Özde, ilk RNA molekülleri kendilerini kopyalamak için polimerleştirici bir protein enzime ihtiyaç duymadılar; kendi kendilerini kopyaladılar.” Bu bir gerçek midir, yoksa bir beklenti mi? Genelde tüm biyologlar için şunu belirtmenin açıklayıcı olduğunu düşünüyorum ki suni olarak sentezlenmiş katrilyonlarca (1024) rastgele RNA dizilimleri arasından tek bir tane bile kendini kopyalayan (self-replicating) bir RNA çıkmamıştır. (Dover, Gabby L. 1999. Looping the Evolutionary loop. Review of the origin of life from the birth of life to the origin of language. Nature 399: 218)

San Diego California Üniversitesi’nden Stanley Miller’ın ve Francis Crick’in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel, “hayatın RNA dünyası ile başlayabilmesi” ihtimali için “senaryo” deyimini kullanmaktadır. Orgel, bu RNA’nın hangi özelliklere sahip olması gerektiğini ve bunun imkansızlığını, American Scientist ‘in Ekim 1994 sayısındaki “The Origin of Life on the Earth” başlıklı makalede şöyle ifade eder:

Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA’nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği. (Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on the Earth”, Scientific American, Ekim 1994, cilt 271, s. 78)

Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel’in, “olmazsa olmaz” şartını koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden beklemek bilimsel düşünceye aykırıdır. Somut bilimsel gerçekler, hayatın rastlantılarla ortaya çıktığı iddiasının yeni bir versiyonu olan “RNA Dünyası” tezinin, gerçekleşmesi imkansız bir senaryo olduğunu ortaya koymaktadır.

John Horgan da The End of Science adlı kitabında, sonradan geçersizliği ortaya çıkmış ünlü Miller deneyinin sahibi Stanley Miller’ın, son dönemlerde ortaya sürülen hayatın kökeni hakkındaki teorileri son derece anlamsız ve küçük gören tavrını şöyle aktarmaktadır:

İlk deneyinden yaklaşık 40 yıl sonra Miller bana, hayatın kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin ya da başka herhangi birinin düşündüğünden çok daha zorlaştığını söyledi… Miller, “anlamsız” veya “kağıt üstü kimyası” adını verdiği, hayatın kökeni ile ilgili yeni tezlerden hiç etkilenmemişe benziyor. Bazı hipotezleri o kadar küçük gören bir tavır takındı ki, onlarla ilgili görüşlerini sorduğumda, kafasını salladı, iç geçirdi ve kıs kıs güldü, adeta insanlığın ahmaklığının farkına varmışcasına… Stuart Kauffman’ın otokataliz teorisi de bu kategoriye girmekte. Miller, “Bir bilgisayarda denklemler hesaplamak bir deney teşkil etmez” diye burun kıvırdı. Miller, bilim adamlarının nerede ve ne zaman hayatın başladığını hiçbir zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onayladı. (Horgan, John, 1996, The End of Science, MA Addison-Wesley, s. 139)

Miller gibi, hayatın kökenine evrimci açıklama bulabilme çabasının öncülüğünü yapmış en ateşli evrim taraftarlarının bile, evrim açısından bu derece ümitsiz ifadeleri teorinin içinde bulunduğu çaresizliği açık bir biçimde yansıtmaktadır.


No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Pusulasız Yön Bulma Teknikleri


Pusulalar, dünyanın manyetik alanını kullanarak yönleri gösterirler. Bu özellikleriyle de hava ve deniz yolculuklarında hayati bir önem taşırlar. En son yapılan araştırmalar ise bu konuda çarpıcı bazı gerçekleri ortaya koymaktadır. Pusulanın icadı ve insanlar tarafından kullanımı belli bir birikim ve eğitim sonucu ortaya çıkmıştır. Bununla beraber bazı canlı türleri uzun yolculuklarında “kendi pusulalarını” kullanırlar. Doğadaki birçok canlı türü yuvalarının, avlarının ve göç etmeleri gereken bölgelerin yerlerini hiç zorlanmadan bulabilir. Bu canlılar bir bilgiye sahip değilken ve bu konuda hiç bir eğitim almamışken bunu başarabilirler.

Elbette ki bu canlıların vücutlarında yön ve uzaklık tayin etmelerini sağlayan dijital dedektörler, GPS sistemleri1 ya da pusulalar yoktur. Hepsinde ettten kemikten ve sinirlerden oluşmuş organlar bulunur. Biraz sonra vereceğimiz örneklerde açıkça görüleceği gibi canlılardaki bu üstün sistemler bizlere, onların tasarlanmış birer yaratılış harikası olduğunu kanıtlamaktadırlar.

Manyetik Harita Kullanan Semenderler

Araştırma sonuçlarına göre, yaşadığı yerden uzaklaştırılan bir semender, evine dönebilmek için manyetik bir harita kullanır. Dünyanın manyetik alanındaki yoğunluk ve küçük farklılıkları algılayabilmesi, semenderin bir pusuladan bile daha iyi yön bulucu olduğunu kanıtlar. Önceleri kuşlar ve meyve sineklerinin içsel manyetik pusulaya sahip oldukları biliniyordu. Ancak Indiana Üniversitesi’nden Prof. Dr. Philips, semenderin haritalama yeteneğinin, diğer türlerden farklı olduğunu ortaya koydu. Örneğin ırmızı benekli doğu semenderi (Notophthalmus viridescens), manyetik alandan elde ettiği harita bilgisinde, eşi görülmemiş türde bir duyumsal işlem sergiliyor. Her geçtiği yerde bu harita genişliyor. Manyetik altıncı hissin ardındaki bu mekanizma, araştırmacıları uğraştırmaya devam ediyor. Manyetik alan kimyasal tepkimeleri harekete geçirebiliyor ve bu, bazı türlerde tanımlanan biyokimyasal pusulanın temelini oluşturuyor. İşlem, görme sistemleriyle de doğrudan ilişkilidir; bilim adamları hayvanların manyetik alanı görebildiklerini düşünmektedirler.(2)

Şüphesiz, semenderin yolunu kaybedip daha sonra yolu bulabilmek için manyetik hesaplamalar yapması gerektiğini düşünmüş olması imkansızdır. Yüce Allah, semendere yönünü rahatlıkla bulabilmesi için manyetik bir harita vermiş ve onu nasıl kullanması gerektiğini de ilham etmiştir.

Kaplumbağalar Ve Manyetik Alan Haritaları

Dünyanın çeşitli yerlerinde, topraktaki manyetik elementlerin yoğunluğu ve bu yoğunluğun yarattığı dünya yüzeyi ile kesişen açılar farklılık gösterir. Eğer bir canlı bu değişiklikleri hissedebilirse, bu onun harita üzerindeki enlem ve boylamları da bilebileceği anlamına gelmektedir.

Manyetik alan okuma özellikle genç “Loggerhead Kaplumbağalar”ı (Caretta Caretta) için, çok büyük önem taşımaktadır. Bu kaplumbağalar yaşamlarını ancak Sargossa Denizi’ni çevreleyen bir dairesel sistem olan Kuzey Atlantik Dönencesi’nde sürdürebilmektedirler. Kuzey Carolina Üniversitesi’nden, Kenneth ve Catherine Lohmann isimli araştırmacılar yaptıkları deneyle kaplumbağaların bu dönencede kalmak için kendi manyetik ölçümlerini kullandıklarını ortaya koymuşlardır.

Araştırmacılar öncelikle kaplumbağaları bilgisayar kontrolünde manyetik alan içeren bir tank içine yerleştirmişlerdir. Alanın manyetik eğimi dönencenin sınırındaki ile aynı olduğunda, kaplumbağalar dönencenin içine doğru yüzmeye başlamışlardır.

Farklı araştırmalarda tankın içindeki manyetik alan gücü de değiştirilmiştir. Alanın gücü dönencenin sınırı ile aynı olduğunda kaplumbağalar dönencenin içi zannettikleri bölgeye doğru yüzmüşler ve tehlikeli sınırdan uzaklaşmışlardır.(3)

Sonuçta kaplumbağalar üzerinde yapılan bu çalışma bizlere bazı canlıların manyetik alan haritalarını okuyabildiklerini ve canlıların sahip oldukları bu olağanüstü algı mekanizmalarının tam anlamıyla bir tasarım harikası olduğunu ispatlamaktadır. Kuşkusuz kaplumbağalardaki bu kompleks yapının evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfen oluştuğunu dile getirmek, gemilerde bulunan manyetik pusulaların dalgaların rastgele gemiye çarpmasıyla oluştuğunu iddia etmekten farksızdır. Hiçbir tesadüfün bu kadar kompleks mekanizmaları oluşturması mümkün değildir.

Fokların Bıyıklarındaki Tasarım Yön Bulmalarını Sağlıyor

Almanya’nın Bonn ve Ruhr Üniversiteleri’nden bir grup bilim adamı, foklar üzerinde yaptıkları çalışmada bu canlıların karanlık ya da bulanık sularda avlarını yakalayabilmek için bıyıklarından yararlandıklarını ortaya koydular.(4)

Buna göre foklar, işitme ve görme gibi duyu organlarını kullanamadıkları ortamlarda avlarını, balıkların su içinde yol alırken geride bıraktıkları çalkantılı izleri takip ederek bulmaktadırlar. Guido Dehnhardt ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bu araştırma fokların bıyıklarının 200 metreye yakın mesafelerdeki avlarını bile takip etmeye olanak sağladığını göstermektedir. (5)

Foklar avlarını yakalamak için balıkların yüzerken geride bıraktıkları izin girdaplı bir yapıda olması ve iz içindeki parçacıkların hızlarının, balık geçip gittikten birkaç dakika sonrasına kadar çevredeki suyun hızından önemli ölçüde yüksek olmasından yararlanmaktadırlar. Kısacası balıklar yüzerken geride oldukça uzun bir hidrodinamik iz bırakıyorlar ve balıklarla beslenen deniz canlıları da bu izleri takip ederek kendilerini uzak mesafelerden belirleyip yakalıyorlar.(6)

Dehnhardt ve arkadaşları fokların bu yeteneğini belirleyebilmek için Henry ve Nick adlı iki erkek fok ve bir minyatür denizaltı kullanmışlar. Minyatür denizaltının bıraktığı iz, 30 cm uzunluğunda bir balığın bıraktığıyla yaklaşık aynı.

İlk deneyi, içi bulanık deniz suyuyla dolu bir havuzda Henry ile gerçekleştiren araştırmacılar, fokun başına gözlerini tümüyle örten bir çorap geçirmişler, denizaltının sesini duymaması için kulaklarına kulaklık takıp başını da suyun 40 cm üzerindeki bir platforma yerleştirmişler. Denizaltının motorları durdurulduktan iki saniye sonra fokun başından kulaklıklar çıkartılmış. Fok hemen suya dalıp önce havuzun ortasına yüzmüş, bıyıklarını öne doğru yöneltmiş ve yüzerken başını hafifçe sağa sola sallamaya başlamış. Bu sayede fok denizaltının pervanesinin bıraktığı ize rastlar rastlamaz aracın gittiği yöne dönmüş ve saniyede 2 m hızla iz sürmeye başlamış. Yapılan bu deneyde gözleri bağlı olan fok 256 defa denizaltıyı bulmayı başarmıştır. Ancak araştırmacılar Henry’nin burnuna, bıyıklarını örtecek bir çorap geçirdiklerinde fok tüm denemelerde hidrodinamik izi bulamamıştır. Nick adlı öteki fok üzerinde yapılan deneyde de aynı sonuca ulaşılmıştır. Bu deneyler söz konusu deniz memelilerinin, bıyıkları sayesinde hidrodinamik bilgiyi saptayıp analiz ederek denizdeki izleri takip ettiklerini ortaya koymaktadır.

Istakozlardaki Gizli Pusula

Atlas Okyanusu’nun batısındaki sıcak sularda yaşayan dikenli ıstakoz (Panilurus argus) her sonbahar yuvasını bırakıp uzun bir yolculuğa koyuluyor. Güneye daha sıcak sulara yolculuk yapıyor. Binlerce ıstakoz, anteniyle önündekine tutunuyor ve gruplar halinde ilerliyor. Gece gündüz demeden, okyanus dibindeki kumsallarda yollarını kaybetmeden nasıl kilometrelerce yürüyorlar?(7)

Bugüne kadar pek çok kişinin aklını kurcalayan bu sorunun yanıtı, yeni yapılan bazı deneylerle açığa çıktı. Larry Boles ve Kenneth Lohmann’ın deneyleriyle dikenli istakozların, hayvanlar aleminin en becerikli yön bulucularından biri oldukları kanıtlandı. Bu sonuç birçoklarını şaşırttı, bilim dünyasında da yankı uyandırdı. Bir omurgasızda ilk kez böylesine üstün bir yön bulma yeteneğine rastlanıyordu.

Böyle mükemmel bir yeteneğin kaynağı bilimsel olarak henüz gösterilebilmiş değil. Bununla birlikte bazı araştırmacılar, canlıların yön bulma yeteneklerinde dünyanın manyetik alanından faydalandıklarını düşünüyor. Bu bilim adamları, canlıların vücudunda gizemli bir pusula bulunduğunu düşünüyor. Ancak ıstakozların bu yeteneğini açıklamada pusula benzetmesi de yetersiz kalıyor.

New York’taki Cornell Üniversitesi’nden nörobiyoloji ve davranış profesörü Charles Walcott :

“Birçok hayvanın dünyanın manyetik alanlarını bir araç olarak kullandığını biliyoruz” diyor ve ekliyor: “Ama eğer kaybolmuşsanız bir pusula size nerede olduğunuzu söylemez”.(8)

Boles, ıstakozlardaki yeteneğin üstünlüğünü “Bu test kesinlikle birçok hayvanın geçemediği bir testtir. Testi geçebilmeleri, bir şekilde, bulundukları noktayı an ve an bildiklerini gösteriyor. İçlerinde bir şey bulunuyor olmalı” diyerek vurguluyor.

Böylece deneyde kullanılan ıstakozların, vücutlarında bir tür harita oluşturdukları ve kalkış noktasından itibaren koordinat takibi yapabildikleri ortaya çıkıyor. Bilim adamlarının çözemediği bu mekanizma, bir yolcu uçağındaki elektronik radar sistemleri gibi çalışıyor.

Bilim adamlarını en çok şaşırtan şey ise bu mükemmel sisteme sahip ıstakozun nispeten basit bir sinir sistemine sahip olması. Birçok insan, ıstakozun, üst düzey olarak nitelendirilen bir tür yön bulma yeteneğine sahip olamayacağını düşünüyordu. Boles, National Geographic News’a verdiği demeçte bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade ediyor:

“Burada asıl büyük konu, omurgasızların nispeten basit sinir sistemlerine sahip olmaları. Çoğu kişi böyle bir işi yapmada gerekli zihinsel kapasiteleri olmayabileceğini düşünüyor”.(9)

Bu noktada bazı sorular karşımıza çıkmaktadır:

- Istakozlar basit bir sinir sistemine sahip olmalarına karşın nasıl böyle zor bir işi başarabilmişlerdir?
- Gözleri kapalı olduğu halde 37 kilometrelik yolculuk boyunca doğru izi nasıl takip edebilmişlerdir?
- Bu canlının sinir sisteminde, bu kadar geniş bir alanın haritası nasıl oluşabilir?
- Dünyanın elektromanyetik alanını nasıl algılıyor olabilir?
- Elektromanyetik alandaki bilgileri bedeninde nasıl yorumluyor olabilir ?

Istakozların tüm bunları başarması bir mucizedir. Şimdi kendinize şu soruyu sorun ve düşünün:

Büyük bir çölde bulunduğunuzu farz edin. Bulunduğunuz noktadan bir cipe bindirilip gözünüz ve kulağınız kapalı olduğu halde 200 kilometre uzağa götürülüp bırakıldığınızı düşünün. İlk başta bırakıldığınız noktaya dönme ihtimaliniz var mıdır? Elbette, hayır!

Peki ama bu özel yön bulma sistemi ıstakozda nasıl ortaya çıkmıştır? En basit bir pusulayı ele alacak olsanız bile bunun özel olarak tasarlandığı açıktır. Pusuladaki manyetik alandan etkilenen iğne, özel olarak işaretlenmiş yönler, cam kaplı muhafazası bunun özellikle yön bulmak için tasarlanmış olduğunu göstermektedir. Istakoz bedeninin bir pusuladan çok daha etkili çalıştığı açıktır. Tüm bunlar ıstakozdaki sistemin özel olarak tasarlandığını ortaya koymaktadır.

Allah ıstakozu yaratmış ve bu özel sistemlerle donatmıştır. Yüce Allah diğer tüm canlıları da yaratandır ve O, kusursuzca var edendir.

“O Allah ki, Yaratan’dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim’dir.” (Haşr Suresi, 24)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Penguenler Neden Vurgun Yemez?

Penguenler Neden Vurgun Yemez?

Penguenler çok iyi yüzücülerdir. Suyun içinde yüzerken yaptıkları hareketlerle bir akrobasi gösterisi sunarlar. Yüzlerce metre derine inmeleri için tek bir nefes almaları yeterlidir. Dakikalarca suyun altında kalabilirler. Bir kez daha dalmak için yüzeye çıkıp yeni bir nefes alıp dinlenmeksizin derinlere dönebilirler. Ama burda penguenlerle ilgili bir soru işareti ortaya çıkmaktadır. Penguenler nasıl olur da böyle ani basınç değişikliklerinden etkilenmez ve vurgun yemezler? Bu soruya cevap arayan Japon araştırmacılar penguenlerin, uyguladıkları özel bir dalış tekniği sayesinde vurgunlardan kaçındıklarını ortaya çıkardılar.

Bir balık adam derinlere indiğinde yükselen su basıncı, bedenindeki küçücük boşluklarda yayılmış olan nitrojeni bulunduğu yerden çıkarır ve kana geçmeye zorlar. Balık adam yüzeye yükselmeye başladığında kanında tehlikeli miktarlarda nitrojen bulunması bedeni üzerinde birçok olumsuz etki doğurabilir. Ani basınç düşmesiyle birlikte yüksek nitrojen seviyesi sonucu eklem ağrıları, solunum güçlükleri ve hatta felçle karşılaşabilir.
Aynı sorunları penguenlerin nasıl olup da etkisiz hale getirdiğini inceleyen Tokyo Ulusal Kutup Araştırmaları Enstitüsü bilim adamları, Adelie ve kral penguenlerine elektronik cihazlar monte ettiler.(1) Katsufumi Sato ve arkadaşları bu cihazlar sayesinde Antartika ve Crozet adası açıklarındaki penguenlerin gerçekleştirdiği 650 dalışı uzaktan takip ettiler. Penguenlerin derinlik, hızlarının yanısıra kanat hareketlerinden ivmelerini de ölçen araştırmacılar hayvanların akcieğerindeki oksijenle ilgili bazı tespitlere vardılar. Böylece penguenlerin dalış ve yükseliş profilleri ortaya çıkarılmış oldu.

Buna göre penguenler dalış anında sürekli olarak kanat çırpıyorlar. Yukarı dönüşte ise yarı mesafeye ulaştıklarında kanat çırpmayı bırakıyor ve bedenlerinin doğal batmazlığını kullanarak yükseliyorlar. Ancak dikey olarak yükselmek yerine eğik bir açı izleyerek yüzeye yaklaşıyorlar. Böylece yükseliş zamanlarını önemli oranda artırmış oluyorlar. Bu da kanlarına karışmış nitrojenin, azalan basınçla birlikte beden boşluklarına geri dönmesi için yeterli zaman anlamına geliyor.

Bir balık adamın da vurgundan kaçınmada tamamen aynı yöntemi izlediği hatırlandığında penguenlerin davranışı daha da hayret verici hale geliyor. Çünkü insanların aksine penguenler kendi beden fizyolojileri hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir. Ne kanlarına nitrojen karıştığının ne de nitrojenin geri döndürülmesi için yükseliş süresinin uzun tutulması gerektiğinin farkında değildirler. Bu sevimli yaratıkları Allah yaratmış ve onlara üstün bir dalış yeteneği vermiştir. Yeryüzündeki tüm canlılar O’nun kontrolü altındadır.

“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)” (Hud Suresi 56)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Paul Davies’in Çok Evren İçin Umutsuz Çabası


The New York Times gazetesinin 12 Nisan 2003 tarihli sayısında, ünlü astrofizikçi Paul Davies’in “Çok Evrenin Kısa Tarihi” (A Brief History of the Multiverse) başlıklı bir yazısı yayınlandı. Davies, materyalist düşünürlerin, evrendeki hassas tasarım karşısında sığındıkları son argüman olan “belki sonsuz sayıda evren vardır ve bunlardan biri olan bizim evrenimiz tesadüfen yaşama uygun olmuştur” iddiasını savunmaya çalışıyordu.

Önce materyalistlerin neden böyle bir argüman geliştirdiklerini kısaca belirtmek gerekir: Binlerce yıldan beri İlahi dinler ve Allah’ın varlığını kabul eden felsefeler, evrende bir amaç ve tasarım bulunduğunu savunmuşlar, materyalistler (yani madde dışında bir şeyin bulunmadığını iddia edenler ise) böylesine bir amacın ve tasarımın varlığını reddetmişlerdi. Ancak 20. yüzyıldaki bir dizi astronomik ve fiziksel bulgu, evrendeki tasarımın reddedilemeyecek kadar belirgin olduğunu ortaya çıkardı. Bu bulgular, evrenin başlangıç anındaki Büyük Patlama’nın hızından evrendeki dört temel kuvvetin şiddetlerine, elementlerin yapısından içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi’nin yapısına kadar her şeyde, tüm değişkenlerin “tam olması gerektiği gibi” olduğunu gösterdi. Bilim adamlarının 70′li yıllarda “İnsani İlke” (Anthropic Principle) diye tanımlayarak açıkladıkları bu büyük keşif, materyalistlerin asırlardır savunageldikleri “evrende amaç ve tasarım yoktur” tezini açıkça çürütüyordu.

Paul Davies de The New York Times‘daki yazısında bu gerçeği özetlemekte ve gösterdiği doğal sonucu, yani Allah’ın varlığını itiraf etmektedir:

Doğa neden bu kadar akıllıca, hatta denebilir ki kuşku uyandıracak derecede, yaşama uyumludur? Fizik kanunları yaşamı ve bilinci neden bu kadar korumaktadırlar, neden yaşanabilir bir evren yapmak için işbirliği içindedirler? Neredeyse bir Büyük Tasarımcı tüm bunları belirlemiş gibidir.

Dikkat edilirse Davies evrendeki tasarımın Allah’ın varlığına delil olduğunu kabul etmekle birlikte, bu açık gerçeği reddetmektedir. Ve evrendeki tasarımın kaynağını açıklamak için, materyalistlerin başta da belirttiğimiz gibi son sığınağı olan “çok evren” (multiverse) teorisine sığınmaktadır.

Çok Evren Teorisi

Bu teoriye göre, içinde yaşadığımız evren, aslında çok daha büyük bir “çok evren”i oluşturan neredeyse sayısız evrenden biri olabilir. Bu kadar çok evren içinde bir veya bir kaç tanesinin yaşam için uyumlu olması ise, materyalistlere göre, normal bir durumdur.

Peki bu teoriyi destekleyecek herhangi bir bilimsel kanıt var mıdır?

Önce sorunun cevabını verelim: Hayır, yoktur. Bu, sadece bir spekülasyondan, öylesine ortaya atılmış bir senaryodan ibarettir.

Paul Davies’in makalesinin ilginç yönü ise, okuyuculara, sanki çok evren teorisini destekleyen çok önemli kanıtlar varmış gibi bir izlenim vermeye çalışmasıdır. Yazının, gazetenin spotunda yayınlanan özeti tam bu amaca yöneliktir:

Çoklu evrenler veya çoklu gerçeklikler fikri asırlardır var. Ama buna dair bilimsel kanıtlar yeni.

Bu giriş cümlelerini gören okuyucular, eğer yazının tümünü okumazlarsa, çok evren teorisinin gerçekten somut bilimsel kanıtlarla desteklendiğini ve Davies’in de yazısında bunlardan söz ettiğini sanabilirler. Oysa aksine, ortada böyle bir kanıt yoktur ve nitekim Davies de eğer var olsalar, sözünü etmekten büyük zevk duyacağı ? sözkonusu “yeni bilimsel kanıtlara” dair tek bir kelime dahi etmemektedir.

Aksine, Davies yazısında sözkonusu çok evren teorisinin bir spekülasyon olduğunu kabul etmeye varan itiraflarda bulunmaktadır. Davies’e göre, çok evren teorisine, “hayal etme yoluyla” yoluyla varılmaktadır. Dahası, bu teoriye giderken “inandırıcılık bir sınıra dayanmakta” ve “giderek daha fazla inanca dayalı bir kabullenme yapılmaktadır.”

Kısacası, Davies’in ve diğer tüm materyalistlerin çok evren teorisine olan ilgileri, bilimsel kanıtlardan değil, kişisel tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Bu kişisel tercihin çıkış noktası ise, evrenin bir Yaratıcı’nın eseri olduğunu kabul etmeyi istememeleridir. Paul Davies yazısında bunu da belirtmekte ve “Allah bunu bu şekilde yarattı” şeklindeki bir açıklamanın bir bilim adamı için “tatmin edici” olmadığını ileri sürmektedir.

Materyalist Bilimin Amacı

Sözkonusu “tatmin olup olmama” durumu, aslında materyalist bilimin çıkış noktasıdır. Bu bilim anlayışı, Allah’ın varlığını inkar ederek evreni ve doğayı açıklamayı kendisine amaç olarak edinmiştir, çünkü bu bilim anlayışınının mimarları, Allah’ın varlığını kabul etmeyi istememektedirler. Benjamin Wiker’ın Moral Darwinism: How We Became Hedonists (Ahlaki Darwinizm: Nasıl Hedonistler Haline Geldik) adlı önemli kitabında detaylıca gözler önüne serdiği gibi, Epikür’den başlayarak Charles Darwin’e ve günümüz materyalistlerine uzanan “Allah’ın varlığını gözardı eden bir bilim kurma” çabasının ardında, hep bu niyet vardır. Materyalistler, bilimin kendisi öyle gerektirdiği için değil, dünya görüşleri ve felsefeleri öyle gerektirdiği için, Allah’ın varlığını göz ardı eden bilimsel teoriler geliştirmeye ve bunları umutsuzca kanıtlamaya çalışmaktadırlar.

Bilimin kendisi ise, materyalistlerin gözardı etmek istedikleri gerçeği ısrarla ve güçlü bir biçimde ortaya koymaktadır: Evren, onu yoktan yaratmış ve düzenlemiş bulunan Yaratıcı’nın kanıtları ile doludur.

Allah’ın Varlığının Kanıtları

Bu gerçeği reddetmek için ileri sürülen teorilerden biri olan çok evren teorisi, kuşkusuz çürüktür. Öncelikle bu teorinin bilimsel bir kanıtı olmayışı, Davies’in de kabul ettiği gibi, onu temelsiz bir inanç düzeyine indirmektedir. Bu durumda materyalistlerin “siz Allah’ın evreni yarattığına, biz de çok evrenlerin varlığına inanıyoruz” gibi bir itiraz öne sürmeleri, yani bir tür “eşitlik” durumu olduğunu ileri sürmeleri de aldatıcıdır. Çünkü;

1) Evrendeki tasarımı, bilinçli bir tasarımcının varlığı ile açıklamak doğru olandır. Bir heykel gördüğünüzde, bir bunu bir heykeltraşın varlığı ile açıklarsınız. “Tüm evrende sayılamayacak kadar taş olduğuna göre, bu taş da işte böyle tesadüfen şekillenmiş” gibi bir argüman, elbette akılcı değildir. “Occam’s Razor” adı verilen ve bir konuyu açıklamada en dolaysız izahın kabul edilmesi gerektiğini bildiren mantık kuralı uyarınca, evrendeki hassas dengelerin kökeni için de tesadüf değil tasarım açıklaması tercih edilmelidir.

2) Allah’ın varlığının evrendeki hassas denge ve tasarımın ötesinde, daha pek çok bilimsel kanıtı vardır. Paul Davies, diğer materyalistler gibi, canlıların kökeni meselesinin Darwinizm’le çözüldüğünü sanıyor veya bunu varsayarak avunuyor olabilir. Oysa Darwinizm artık çürük bir teoridir ve canlıların kökeninde bilinçli bir tasarım bulunduğu somut kanıtlarla ispatlanmaktadır. Bu durum Allah’ın hem evreni kusursuz bir denge ve tasarımla yarattığını, hem de yarattığı bu evrene müdahale ettiğini bilimsel açıdan göstermektedir.

3) Allah’ın varlığının, pozitif bilimlerin ötesinde daha pek çok kanıtı vardır. İnsan psikolojisi, ruhun varlığının kanıtları, Kutsal kitaplar, son Kutsal kitap olan Kuran’daki mucizevi bilgiler gibi daha pek çok farklı alandan gelen bulgular, Allah’ın varlığını, insanları yarattığını ve onlara din yoluyla gerçekleri gösterdiğini göstermektedir.

Materyalistler ise, giderek daha da güçlü bir biçimde önlerine çıkan bu kanıtlar karşısında yeni spekülasyonlar üretmekten başka bir çözüm bulamamaktadırlar. Yazısına “çok evren teorisinin yeni kanıtlarından” söz ederek başlayan, ama tek bir kanıt bile gösteremeyen Paul Davies gibi…

Davies’in yapması gereken, evreninin kökeni hakkındaki bilimsel bulguları bir kez daha değerlendirmesi, ancak bunu yaparken, kendi materyalist önyargıları açısından “tatmin edici” bir sonuç bulmak için değil, yalın gerçeği bulmak için düşünmesidir. O zaman şimdiye dek defalarca yanına gelip de geri döndüğü yaratılış gerçeğini görebilir, kendisinin ve tüm insanların Yaratıcısı olan Yüce Allah’ın varlığını kavrayabilir.

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Parkinson Hastalığının Düşündürdükleri

Günümüzde, ortalama insan ömrünün artmasına paralel olarak ileri yaşlara özgü hastalıklar olan, “nörodejeneratif” yani sinir hücrelerindeki tahribatlarla ilgili hastalıklar grubunda bir artış gözlemlenmektedir. 20. yüzyıl başlarında, 60 yaş ve üstü nüfus toplam dünya nüfusunun % 4′ünü oluştururken, yeni yüzyılda 65 yaş üstü nüfusun % 17′leri bulacağı tahmin edilmektedir. İnsan beynindeki ufacık bir hasarın sebep olduğu bu hastalıklar, beynimizin mucizevi özelliklerine bir kez daha dikkat çekmektedir.
Şimdi bu hastalıkların en önemlilerinden biri olan Parkinson Hastalığı’na kısaca göz atalım:

Yaşlılık döneminde ortaya çıkan Parkinson Hastalığı, hareketlerde yavaşlama, istirahat halinde ellerde ve daha nadiren de olsa ayaklarda titreme, kaslarda sertlik ve denge bozukluğu şeklinde ortaya çıkan bir hastalıktır. İlerleyici bir hareket bozukluğuna neden olan Parkinson, 50 yaşın üzerinde başlar ve görülme sıklığı yaşa paralel olarak artar. Parkinsonizm adı altında toplanan belirtiler beyinde “substansiya nigra” denilen özel sinir hücrelerinin iyi işlev görememesinden ileri gelir.

Beynimiz Hareketlerimizi Nasıl Kontrol Ediyor?

Vücudumuzu hareket ettirirken bunu nasıl başardığımızı hiç düşünmeyiz. Sadece isteriz ve hareket gerçekleşir. Parkinson hastalığını daha iyi anlayabilmek için beynimizin vücut hareketlerimizi nasıl kontrol ettiğini bilmek gerekir.

Beynimizin farklı bölgeleri farklı hareketlerimizi düzenler. Örneğin Yürümek için, beyin öncelikle vücudun ihtiyacı olan pozisyonla ilgili bütün bilgileri toplamalıdır. Bir yerde oturuyor musunuz, uzanıyor musunuz veya yürümeye hazır bir biçimde ayakta mısınız? Ayaklarınız neredeler? Dengeniz yerinde mi? Daha sonra beyin, bu bilgilere, “nereye doğru yürüyeceğiniz” bilgisini eklemek zorundadır. Bu sırada önemli bir soru da cevaplanmalıdır. Gözleriniz beyninize ne söylemektedir? Boş bir alanda mı yürüyeceksiniz, merdiven mi çıkacaksınız yoksa kalabalık bir caddede mi yürüyeceksiniz? Ya ayaklarınız beyine hangi bilgileri iletmektedir? Basacağınız zemin, üzerinde yürümesi kolay bir yer midir yoksa dengenizi kaybetmenize yol açacak engebelere mi sahiptir?

İşte bütün bu bilgiler beynin “korpüs stratium” adlı, vücudun hareketlerini kontrol eden bir merkez bölgesinde toplanır. Korpüs stratium denge ve uyumla ilgili emirleri göndermek için beynin diğer bölgeleriyle birlikte hareket eder. Beynin vücuda verdiği hareket emirleri beyinden belkemiğine sinir ağları sayesinde ulaştırılır. Sinir hücreleri bilgileri aktarmak için hücrelerarası mesaj taşıyıcılar kullanırlar. Böylece düşüncelerimiz hareketlere çevrilir.

Bu mesaj taşıyıcıların en önemlisi beynin substansiya nigra bölgesinde üretilen “dopamin”dir. Dopamin, alınan mesajları kontrol merkezine ileterek hareketlerimizi ve dengemizi kontrol eden ana maddedir. Eğer özel sinir hücreleri hasara uğrar ya da azalırsa, dopamin üretip depolayamazlar ve beyinde dopamin eksilir. Bu eksiklik ciddi boyutta olduğunda Parkinson belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Parkinson hastalığında, nedeni tam olarak anlaşılamamış bir şekilde dopamin üreten substansiya nigra hücrelerinde bir azalma görülmektedir. Beynimizdeki bu hücrelerinin neden birden bire azalmaya başladığı bilim adamlarınca henüz çözülememiştir. Gözlenen sadece bu hücrelerin vücudun yaşlanmasına paralel olarak azalma gösterdikleridir.

İşte beynimizdeki ufacık bir hücrenin görevini yerine getirememesi sonucu, tüm hareketlerimizi ve yaşamımızı etkileyen bu önemli hastalık , Parkinson ortaya çıkmaktadır.

Vücudu Kontrol Eden Mucize Merkez: Beyin

İnsan bedeni, büyük bir şehir gibidir. Bu şehrin içinde ulaşım yolları, binalar, fabrikalar, alt yapı sistemleri, en üstün teknolojiye sahip cihazlar, kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde şuur gösteren elemanlar yani hücreler, hormonlar, salgı bezleri gibi tam teçhizatlı askerler mevcuttur. Üstelik bu şehir, kendisi de aslında yalnızca bir et yığını olan, sinir hücrelerinden oluşmuş küçük bir beyin tarafından yönetilmektedir. Öyle ki beyinde yani merkezde meydana gelecek en ufak bir hasar bütün bu koca şehri alt üst edebilmektedir.

İnsan beyni aslında birbiri ile karmaşık ilişkiler içinde bulunan bir nöron hücreleri kitlesidir. Beynimizin sadece 1 cm3′ünde, bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmakta ve bu nöronlar arasında her bir saniyede 10 milyonxmilyar kere uyarı gerçekleşmektedir. Bütün bunlar yaklaşık 1300 gram ağırlığında, son derece kompleks bir kimyasal fabrikada gerçekleşmektedir. İşte bütün vücudumuz bu muhteşem merkez tarafından kontrol edilmektedir.

Peki ıslak ve gri bir et görünümü dışında bir özelliği görünmeyen, basit protein ve yağ moleküllerinden oluşan bu organ, bu mucizevi işlemleri nasıl gerçekleştirir? Bizler beynimizin karmaşık tasarımı hakkında bir şey bilmezken ve her saniye gerçekleştirilen on binlerce işlemden habersizken, beynimizde olup bitenler nasıl kontrol edilir? Beyni oluşturan nöronlar şuursuz atomlardan meydana gelirler. İyi ama şuursuz atomlar bir araya gelip vücudun gerekli hareketleri yapabilmesi için gereken maddenin ne olduğuna nasıl karar verirler? Diyelim bu maddenin ne olduğunu buldular, peki onu nasıl üretebilirler? Kuşkusuz etten yapılma bir organın böyle mükemmel işlemleri gerçekleştirebilmesi çok büyük bir mucizedir.

Yaşlılıkla Gelen Hastalıklar Dünya Hayatının Geçiciliğini Gösteriyor

Parkinson Hastalığı gibi hastalıklar bizlere beynimizin mucizevi özelliklerini düşündürdükleri gibi, yaşlılıkla insanın ne kadar aciz bir duruma geldiğini de hatırlatmaktadırlar.

Yaratılmış olan tüm varlıklar içerisinde, zihinsel fonksiyonlarıyla insanın üstünlüğü tartışmasız bir gerçektir. Ancak tüm bu üstünlüklerin aksine, insan korunmaya muhtaç bir bedene sahiptir. Mikroskopla görülebilecek küçüklükte bakteriler ya da Parkinson Hastalığı’nda görüldüğü gibi, minicik bir hücrenin ürettiği maddedeki eksilmeler bu bedene büyük zarar verebilmektedir. İnsan bedeni zaman ilerledikçe yıpranmakta, yaşlanmakta ve fonksiyonlarını yavaş yavaş yerine getirememeye başlamaktadır. Parkinson da, yaşlılıkta yaşanan bu acizliği hissettiren bir hastalıktır.

Allah, insanlara dünya hayatının geçiciliğini göstermek için yaşlılığı ve onunla gelen hastalıkları özel olarak yaratmıştır. İnsan bu dünyada ne yaparsa yapsın, gerçek bir tatmine ulaşamaz ve yaşlılıkla mutlaka bir gün karşılaşır. Bunu fark eden insan kendi acizliği karşısında Yaratıcısı’nın üstünlüğünü ve yüceliğini kavramalı ve yaşamını O’nu razı edecek davranışlarla geçirmelidir. Nitekim Kuran’da insanların Allah’a muhtaç oldukları şöyle bildirilmiştir:

“Ey insanlar, siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız. Allah ise Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır. Hamid (övülmeye layık)tır. ” (Fatır Suresi,15)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Örümceklerin Üstün Ağ Kurma Teknikleri


Aralarındaki mesafe 2 m. olan iki duvar arasına 2,5 m. uzunluğundaki bir ipi gergin olarak tutturmanız gerekseydi ne yapardınız?

a) İpi duvardan duvara gererek tutturur kalan 0,5 metreyi serbest olarak bırakırdınız.

b) İpin yarım metresini keser kalanı gergin olarak tuttururdunuz.

c) 1,5 metrelik yeni bir ip bulup elinizdekine ekler, bunu da iki duvar arasında bir gidiş bir geliş yaparak gergin şekilde tutturdunuz.

Bir tür bahçe örümceği benzer bir problemi, bu üç şıktakinden farklı bir yöntemle çözmektedir. Hem de, ancak bir mühendis ve tasarımcıdan beklenebilecek dahiyane bir tekniği kullanarak: (Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 342, Mayıs 1996, s.100)

Bahçe örümceği bazen ağlarını aralarındaki açıklığın çok fazla olduğu iki dal veya kiriş arasında kurar. Böyle ağlar oldukça büyük olduğundan av yakalama kapasiteleri de büyüktür. Ne var ki ağın büyük olması zamanla gerginliğinin dolayısıyla da av yakalama kapasitesinin azalmasına neden olur.

Örümcek, bu durumda ağı yenilemek yerine son derece şaşırtıcı bir iş yapar: Ağın merkezine gelerek buradan yere kadar uzanan bir iplikçik salgılar. İplikçiğin yerdeki ucuna minik bir taş tutturur. Ağa geri döner ve iplikçiği çekerek taşın yerden yukarı kalkmasını sağlar. Örümcek, taş havada iken bağlı olduğu iplikçiği, ağın ortasına yeniden sıkıca tutturur. Ağ, ortasından sarkan ve bir çeküle benzeyen bu ağırlığın kendisini merkezden aşağı doğru çekmesi nedeniyle gerilir.

Beyin benzeri bir yapıdan bile yoksun örümcek böyle üstün bir tekniği nasıl kullanabilmektedir? Örümceğin böyle bir tekniği kullanabilmesi için, bunu kendine ilham eden bir “irade sahibine” ihtiyaç vardır. Bu irade örümceğin kendisine ait değildir. Bu iradenin sahibi; her şeyin sahibi olan, her şeye gücü yeten, bütün canlıları yönlendiren, yapmaları gereken şeyleri onlara ilham eden Allah’tır.

Örümcekler ağlarını kurmak için iki ayrı yüzeye ihtiyaç duyarlar. Ağlar genellikle iki duvarın birleştiği bir köşe ya da iki dal arasında kuruludur. Ancak bazı örümcekler tek bir yüzeyi kullanarak ağlarını yapacak kadar ustadırlar.

Bu örümcek ağını kurmak için yeterince uzun, esnek bir dal tespit ederek işe başlar. İplikçiğini dalın ucuna sıkıca yapıştırır. Bir yandan dalın aşağı tarafına doğru yürürken diğer yandan iplikçik salgılamaya devam eder. Belirli bir uzaklığa gelince durur ve iplikçik salgılamayı keser. Salgıladığı iplikçiği kuvvetli bir biçimde kendine doğru çekmeye başlar. Bunun sonucunda dal bir yay gibi bükülür. Örümcek yaydaki bir tel gibi dümdüz hale gelmiş olan iplikçiğin diğer ucunu bulunduğu yere sıkıca yapıştırır. Örümcek, yeteri kadar yüzeyin oluştuğu bu yayın içinde ağını örmeye başlar.

Allah yarattığı herşeyi kusursuzca yaratan, tüm canlıları üstün akıl örnekleriyle donatandır. Allah’ın yaratması kusursuzdur. Ayetlerde Allah bunun aksini kanıtlamaya çalışanlarla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

… Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Öldürücü Prion Proteininin Bilime Katkısı


Bilindiği gibi, bütün canlılar hücrelerden oluşur. İnsan vücudunu oluşturan yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. Canlıların hücrelerini yüksek teknoloji ile donatılmış birer fabrika olarak kabul edersek, proteinler de bu fabrikanın makineleri, duvarları, tavanı, merdivenleri, kapıları ve hatta vidalarıdır. Kısacası proteinler, hücrelerin hem inşaat malzemesini hem de çok karmaşık makinelerini oluştururlar. Birbirinden farklı birçok görevi üstlenen proteinler bu nedenle canlılığın yapıtaşları olarak kabul edilirler.

Proteinler canlılardaki en küçük yaşam birimi olan hücrelerin hem yapılarında hem de sayısız işlevlerinde çok çeşitli görevler alırlar. Sadece insan vücudunda değil, bitkilerden tüm hayvan türlerine, en basit bakteriye kadar, tüm canlıların yaşamsal faaliyetlerinin tamamı proteinler üzerine kuruludur. Belirli sayıda atomun birleşmesinden meydana gelmiş bu mucize moleküller, birbirleriyle kusursuz bir uyum içinde, çok büyük bir akıl ve şuur göstererek, inanılmaz sorumlulukları yerine getirirler.

İşte canlı hayatında bu kadar önemli rolü olan proteinler, yapılarında meydana gelen bozulmalar yüzünden öldürücü bir hastalık olan “Deli Dana” hasatlığına sebep olurlar.

Deli Dana Hastalığı ve Prion Proteini

İngilizcesi “Mad cow disease” olarak adlandırılan Deli Dana Hastalığı, sığırlarda görülen bir beyin hastalığıdır. Koyunlarda Scrapie olarak adlandırılan hastalığın sebebi, prion isimli proteinlerdir. Bu proteinlerin bulaşması doğrudan hayvandan hayvana olmamakta, Scrapie hastalığı görülen koyunlardan elde edilen et-kemik unu, et unu ve kemik ununun sığır yemlerinde kullanılması sonucu bu yemle beslenen sığırlarda meydana gelmektedir.

Deli Dana Hastalığı’nın insanlarda görülen biçimi Creusfeld-Jacop Hastalığı (CJD) olarak adlandırılmaktadır. Hastalığın etkeni olan prion proteini, insanlara bu hayvanlardan endirekt olarak geçmekte ve yıllar alan bir süreçte ortaya çıkmaktadır.

Prion, vücuda girdikten sonra normal protein üretimini etkileyip bozuk bir protein çeşidi üretilmesine neden olur. Enfekte bireylerde prionlar, beyin dokusunda yüksek konsantrasyonlarda birikirler. Bu anormal proteinlerin beyinde yaptığı etkilerle de hastalık şekillenir.

Prionlar birçok fiziksel ve kimyasal etkenlere çok büyük bir dayanıklılık gösterirler. Bu yüzden hastalığın kuluçka süresi 10 yıl kadardır. Bu hastalığın etkeni olan priona karşı hiç bir antikor veya hücresel bağışıklık geliştirilememiştir. Hastada belirtiler, yorgunluk hali, değişen kişilik, aşırı duygusallık, bunama, istem dışı hareketler, titreme ve körlük olarak gelişir. Bir sene içerisinde de ölüm meydana gelmektedir. Bu hastalığın tedavisi daha bulunamamıştır.

Prion Kabloları Bilimde Çığır Açacak

İşte Deli Dana Hastalığı’na sebep olan bu ölümcül proteinler, Denver’daki bilim adamlarının belirttiklerine göre, şimdi mikroskobik elektrik kabloları üretmede kullanılabiliyorlar.

Boston’daki Whitehead Bilimsel Okulu’ndan Susan Lindquist, Amerikan Bilim Gelişme Vakfı yıllık toplantısında, bu şekilde oluşan kabloların son derece sert olduklarını ve bu konuda şimdiden bir patent başvurusunda bulunduğunu belirtiyor.

Bira mayasında bulunan prion türleri uzun teller halinde bir araya geliyorlar. Altın veya gümüşle kaplandıklarında prionlar bir saç telinden daha ince elektrik kabloları oluşturabiliyorlar. Lindquist, ince ayarlarla, prionlar kullanılarak minyatür bilgisayar devreleri veya algılayıcıları üretilebileceğini belirtiyor.

DNA’dan ya da proteinlerden üretilecek devre anahtarlarının ya da elektrik kutularının genetik mühendislik konularına eklenebileceği belirtiliyor. Prion proteini ile gerçekleştirilen bu işlem, çok küçük yapıdaki karbon tüpler gibi bilyonda bir küçüklükteki tellerle denendiğinde çok büyük riskler taşıyor.

Zincirleme Etki

Yanlış olarak sarmalanmış bir prion, normal bir prionla karşılaştığında onun yapısını bozuyor. Koyunlar, insanlar, inekler ve geyiklerde, bu prionlar kümeler halinde pıhtılaşarak Deli Dana Hastalığı’na yol açıyorlar.

Bira mayasında ise, bu yanlış sarmalanmış prionlar tam tersine çok muntazam yapılar meydana getiriyorlar. Lindquist, bozulmuş az sayıdaki prionları normal yapıdaki prionların bulunduğu bir test tüpüne karıştırdığında, prionların buradakilere domino taşları gibi etki ettiğini, hepsinin ince bir ipe dizilir gibi bir araya gelerek kablolar oluşturduklarını açıklıyor.

Bilim adamları şimdiye kadar, milimetrenin on binde biri çapında ve yaklaşık bir milimetre boyunda kablolar ürettiklerini, ancak bu kabloları daha da daraltıp, boylarını da uzatmayı ümit ettiklerini belirtiyorlar.

Protein Mucizesi

Her bir protein molekülündeki kusursuz tasarım ve kompleks yapı, proteinlerin aralarındaki görev dağılımı ve her birinin birbirinden farklı yapılarının görevleri ile kusursuz uyumu, canlılığın en küçük parçalarının dahi tesadüfen oluşamayacak kadar üstün bir yaratılışa sahip olduklarını göstermektedir. Son derece kompleks yapısıyla başlı başına bir mucize olan bir proteinin, bir yandan öldürücü bir hastalığa sebep olması, bir yandan da insanlığa bilim alanında müthiş bir hizmet sunması gerçekten de büyük bir mucizedir.

Proteinler hiçbir akla sahip olmayan mikroskobik moleküllerdir.Bu canlıların, beyne nasıl zarar vereceklerini hesaplayamayacakları gibi, bir araya gelerek kablolar oluşturmayı da kendi akıllarıyla başaramayacakları çok açık bir gerçektir. Her canlı gibi, prion proteini de Allah’ın ilhamıyla hareket etmektedir.Allah, bunu keşfetmemizi sağlayarak teknolojide daha da ilerlememize imkan vermiştir. Eğer Allah dilemeseydi, prionlar bu sağlam kabloları meydana getiremez, insanlar da bu keşfi gerçekleştiremezlerdi.

Allah’ın insanlara minik bir proteinle hem ölümcül bir hastalık hem de müthiş bir bilimsel keşif lütfetmesi kuşkusuz üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Allah “Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler.”(Duhan Suresi, 38) ayetiyle her şeyi bir amaçla yarattığını bildirir. Yüce Rabbimiz bizlere verdiği hayırlarla ve şerlerle de bizleri ancak imtihan etmekte olduğunu Kuran’da şöyle bildirir:

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz.”(Enbiya Suresi, 35)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com

Okyanus Yengeçlerinin Mucizevi Yapısı


Bizler yeryüzünü milyonlarca canlı türüyle birlikte paylaşıyoruz. Bunlardan çoğu bizlerden çok ama çok uzaklarda yaşıyorlar. Bu canlıları araştıran bilim adamları bizlere onlar hakkında müthiş bilgiler aktarıyorlar. Böylece ulaşma imkanımız olmayan yerlere bile gitmiş ve oralardaki canlıları kendimiz görmüş gibi oluyoruz.

Sadece özel denizaltılarla ulaşılabilen derinliklerde yaşayan canlıları araştıran bilim adamları, deniz seviyesinden tam 2500 metre aşağıda yaşayan bir yengeç türünün mükemmel göz tasarımını gün ışığına çıkardılar. Bilimsel adı Bythograea thermydron olan baca yengeçlerinin gözleri, hayatları boyunca değişken bir özellik gösteriyorlar.
Bir baca yengeci hayatına başladığı larva dönemindeyken okyanusun orta derinliklerinde yaşam sürüyor. Yaklaşık 1000 metre derinliğindeki bu alanları büyüdükçe terk ediyor ve daha derinlere doğru gitmeye başlıyor. Yengeç, erişkin döneme ulaştığında ortalama 1500 metre alçalmış olarak yaklaşık 2500 metre derinlikteki okyanus tabanına yerleşiyor. Bu kadar derin sularda ortaya çıkan yüksek basınçlara, ancak bedenindeki özel tasarım sayesinde dayanabiliyor. Deniz seviyesinden tam 250 kat daha fazla basınçta rahatlıkla yaşıyor.

Pennsylvania’nın Lancaster kentindeki Franklin & Marshall Üniversitesi nörologlarından Robert Jinks ve ekibi, Pasifik Okyanusu’nun 2500 metre derinliğinde yeni yumurtlamış bir yengeci yakalayarak yumurtalarını elde etti. Özel muhafazalı kaplarda taşıdıkları yumurtaları, karanlık bir laboratuvar ortamında büyüttüler. Bu süre boyunca gelişen larvaların gözlerinin gelişimini izlediler. Larva döneminde bileşik göz yapısına sahip olan yengeçlerin, erişkin hale geldikçe bambaşka bir göz yapısına, yalın retinal göz yapısına kavuştuklarını buldular.

Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre göre, okyanusun orta derinliklerinde planktonla birlikte yüzen larvalar, bu derinliklere az da olsa ulaşabilen ışığı algılamalarını sağlayan ve sineklerdekine benzeyen bileşik göz yapısına sahipler. Bu gözler odaklama yapabiliyor ve yengeçler etraflarındaki diğer canlıları rahatlıkla algılayabiliyorlar. Larva döneminden çıktıkça ağırlaşan yengeçler derinlere batmaya başlıyor. Yengeçlerin gözleri, bu defa değişen ortamla birlikte, ışık saçan canlıların yaydığı mavi-yeşil ışığa duyarlı hale geliyor. Yengeç erişkin hale geldiğinde ise çok daha şaşırtıcı bir dönüşüm yaşanıyor: Gözler tamamen model değiştiriyor ve gözleri iri, yalın bir retina haline dönüşüyor. Bu retinada lens bulunmuyor ve dolayısıyla görüntü oluşturmuyor. Işığa çok daha duyarlı olan bu gözler, zifiri karanlıkta sadece hidrotermal bacaların yaydığı zayıf ışıkları kolaylıkla algılayabiliyor. Böylece etrafa 350 derecelik bir ısı yayan ve yaklaşan herşeyi pişiren hidrotermal bacaları da uzaklardan algılayabiliyorlar.(1)

Robert Jinks:

“Gözleri kendisine ışığın nerede en parlak olduğunu söyleyen çok hassas bir foton dedektörü haline gelmiş görünüyor” diyor.

Burada gerçekleşen dönüşüm tam anlamıyla bir mucize oluşturuyor. Çünkü gerek bileşik göz, gerekse yalın retina yapısındaki göz, birbirlerinden tamamen farklı tasarımlara sahipler. Bu kadar farklı iki tasarımın kusursuz olarak birbirini izlemesi, göz hücreleri tarafından yürütülen birçok hassas adıma dayalı, eksiksiz bir planın varlığını gerektiriyor. Dahası, bu karmaşık plana ait tüm bilgiler yengecin DNA’sında kendisi döllenmiş bir yumurta halindeyken dahi eksiksiz olarak bulunuyor. Bu bilgilerde gözün hangi tarafında hangi tür yapı moleküllerinin üretilip yerleştirileceği bellidir. Göz dönüşümüyle ilgili bilgiler, bu bilgi bankasından kusursuz bir zamanlama ve titizlikle ayrıştırılarak dönüşüm planı başarıyla uygulanır. Gözdeki bu tasarım vücudun başka hiçbir noktasında bulunmayan mükemmel bir tasarımdır. Çünkü göz hücreleri, diğer hücrelerden farklı olarak, ışık parçacıklarına duyarlı özel hücrelerdir. Işık parçacıklarının elektrik sinyallerine dönüştürüldüğü retina, beyne dış dünya hakkında veri gönderen özel bir tabakadır.

Peki ama yengeçteki bu üstün tasarım nasıl ortaya çıkmıştır? Hücreler şuursuz atomlardan meydana gelir. Hiçbir düşünme yeteneği olmayan bu hücrelerin herbiri ortak bir emre uymaktadır. Bu emri Kim vermektedir?

Elbette her kompleks tasarımın tasarımcısı olduğu gibi yengecin de bir tasarımcısı vardır. Yüce Allah yengeci, sahip olduğu kusursuz organ ve sistemlerle birlikte yoktan varedendir. Basınca dayanıklı yapısı, foton dedektörü gözleri, özel kıskaçları ve okyanus tabanında kolaylıkla ilerlemesini sağlayan ayaklarıyla yengeç, Allah’n yaratılış delillerinden sadece bir tanesidir. Allah’ın yarattığı canlılarda bizim için ibretler vardır:

“Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var. Sizler onlardan yemektesiniz.” (Müminun Suresi, 21)

No comment
taintedsong.com taintedsong.com taintedsong.com